Doğuştan Müfessirlik ve Merdiven Altı Tefsircilik
   
Yazar :Mustafa ÖZTÜRK
Tarih :16/7/2013
Okunma Sayısı :17513

Doğuştan Müfessirlik ve Merdiven Altı Tefsircilik

 

Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK

 

 

Bu topraklarda ehliyet, liyakat, bilgi, donanım gibi hiçbir özel ve genel vasfa sahip olmaksızın icra edilebilen birkaç harcıâlem iş ve meslekten biri müfessirlik ve/veya tefsirciliktir. Gerçi müslümanların Kur’an’ı anlama ve yorumlama konusunda merak sahibi olmaları ilk nazarda iyi niyet ve samimiyete hamledilebilir. Kaldı ki Kur’an üzerinde çalışıp araştırma yapmak ve eser ortaya koymak İslam’ın ilk asırlarından itibaren süregelen bir gelenektir. Ancak buköklü gelenekte, herhangi bir kişinin çıkıp, “Ben samimi bir müslümanım, dinimin en temel kaynağı olan Kur’an’ı anlayıp yorumlamak istiyorum” demesi, en iyimser ifadeyle, cahillik ve haddini bilmezlik olarak telakki edilirdi. Hatta erken dönem İslam ilim geleneğinde öyle titizlenilirdi ki ulema Kur’an ayetlerinin şerh ve izahında temel bir ayrıma gider ve bu bağlamda sahabeye ait görüş ve yorumları “tefsir”, kendilerine ait görüş ve yorumları “te’vil” diye nitelendirirdi. Bu kategorik ayrıma göre tefsir, “Allah bu ayette şu manayı kastetti” demekle eşdeğerdir; çünkü sahabiler Hz. Peygamberle birlikte vahyin nüzul ortamına tanıklık etmişler ve bu tanıklık vesilesiyle ayetlerin ne zaman, nerede, kim ve ne hakkında nazil olduğu bilgisini edinmişlerdir. Bu sebeple sahabeden menkulbeyanlar Kur’an’da kastedilen manayı tespitte kesinlik arz eden beyanlar olarak kabul edilmiştir. Buna mukabil sonraki müslüman nesillerin Kur’an’la ilgili görüş ve yorumları kesinlik vasfı taşımadığı gibi, ayetlerin ilk ve aslî anlamlarını tespit hususunda bağlayıcılık da arz etmez. Bilakis bu yorumlar ayetlerin muhtemel anlamlardan birini tercih etmek ya da “Bana göre ayetin şu manayı ifade ediyor olması muhtemeldir” demekle eşdeğerdir.

Haddi zatında Kur’an’ın nüzulüne tanıklık eden ilk müslüman nesilden sonraki tüm müslüman âlimlerin Kur’an ayetleriyle ilgiligörüş ve yorumlarının tamamı doğruluk ve yanlışlık ihtimallerine açık olması hasebiyle te’vil kategorisine dâhildir. Hz. Peygamber ve sahabeden menkul rivayetlere dayalı izahlar ise tefsirmahiyetindedir. Kısaca tefsir, Kur’an’ın nakil ve rivayet bilgisiyle açıklanması, te’vil ise re’y/dirayet temelinde yorumlanmasıdır. Bu sebepledir ki klasik ilim geleneğinde sûfîlerin işârî karakterli yorumları tefsir kapsamında değerlendirilmemiş (kelâmu’s-sûfiyyeti leyse bi-tefsîr), hatta Vâhidî gibi bazı müfessirler, meşhur mutasavvıf Sülemî’nınHakâiku’t-Tefsîr adlı eserine atıfla işârî/tasavvufî yorumları muhtevi eserlerin tefsir diye adlandırılmasını ve bu tür yorumlara tefsir nazarıyla bakılmasını kâfirlik saymıştır. Benzer şekilde, aşırı Şii fırkalardan İsmâiliyye ve Karmatiyye’nin sözde bâtınî te’villeri ile Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, Kâşânî gibi mutasavvıfların felsefî-tasavvufî yorumları da birçok âlim tarafından Kur’an’ı tahrif etmek ve Allah adına yalan söylemekle eşdeğer olarak değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler ilk nazarda çok ağır görünebilir fakat kesinlikle isabetlidir; çünkü herhangi bir kişinin kendi zihnine ve kalbine doğan bir anlamı Kur’an’a izafe edip açıktan ya da zımnen “Allah böyle söyledi” ya da “Bu manayı kastetti” demesi, Allah’ın söylemediği ve kastetmediği bir mana ve mefhumu O’na yakıştırmak, dolayısıyla O’nun adına/namına yalan konuşmaktan farksız olsa gerektir.

Allah’ın Kur’an’da kastettiği mana, herhangi bir yorumcunun zihnine veya kalbine doğan mana değil, ayetlerin vahyedildiği toplumsal matriste karşılığını bulan, diğer bir deyişle ilk hitap çevresinde ilk muhatapların idrakine yansıyan manadır. İşbu aslî ve tarihî mananın ne olduğu ancak nakil ve rivayet yoluyla bilinebilir. Daha önce ifade edildiği gibi bu yolla Kur’an’ı açıklamaya tefsir denir. Tefsir, merviyyatın sıhhat ve sağlamlığı nispetinde nesnel ve objektiftir; te’vil ise öznellik ve sübjektifliğe teşnedir. Bu yüzden tefsir kelimesi lisanî örfümüzde son derece olumlu bir anlam ve çağrışıma sahipken, te’vilin anlam ve kullanımı genellikle pejoratiftir ve bu pejoratiflik dolayımında keyfilik, kuralsızlık, gelişigüzellik gibi içermelere sahiptir. Yine bu yüzdendir ki fıkıh usulünde te’vilin gerçekten te’vil sayılmasıyla ilgili olarak, vazu’l-luga (Kur’an kelimelerinin Arap dilindeki aslî anlamı), urfü’l-isti’mâl (dildeki yaygın kullanımı) ve âdetü sahibi’ş-şer’(şeriat sahibinin dili kullanım tarzı) gibi birtakım temel şartların bulunması gerektiğinden söz edilmiş, aksi halde te’vil denen şeyin oyun ve eğlenceden farksız olacağına dikkat çekilmiştir. Diğer taraftan, “Kim Kur’an hakkında ilimsiz (hadissiz/nakilsiz) olarak görüş beyan ederse” veya “Kim Kur’an yorumunda kendi re’yine, şahsi kanaatine istinaden konuşursa” gibi hadis rivayetlerine istinaden, re’y ile tefsirin yan yana gelmeyeceği, diğer bir deyişle kişisel kanaat ve çıkarımlara dayalı Kur’an yorumlarına cevaz ruhsatı verilmeyeceği noktasında ısrar edilmiştir.

Kur’an ve tefsir konusundaki bu titizlik Osmanlı ilim geleneğinde de sürdürülmüştür. Her şeyden önce Osmanlı eğitim-öğretim sisteminde tefsir dersi medrese tahsilinin son safhasında okutulmuş, yine bu sistemde müfessir adayının başta Arap dili olmak üzere on beş ilme vakıf olması gerektiğiyle ilgili geleneksel şarta riayet ilkesi korunmuştur. Bunun yanında halkın Kur’an hakkındaki bilgi ihtiyacını karşılamada ya Terceme-i Tibyân, Mevâkıb gibi Türkçe ve/veya Türkçeye çevrilmiş tefsir kitaplarını okumaları salık verilmiş ya da çoğunlukla Envâru’l-Âşıkîn, Bustânu’l-Ârifîn, Tenbîhu’l-Ğâfilîn ve pek tabii ki İhyâu Ulûmi’d-Dîn gibi popüler dini edebiyat terviç edilmiştir. Popüler dinî edebiyat özellikle Anadolu insanının gerek menkıbe ve hurafeye düşkünlük, gerekse tasavvuf, tarikat, evliya kültü, yatır ziyareti ve çaput bağlama gibi alışkanlıklardan vazgeçemezlik gibi vasıflarla mümeyyiz din telakkisi ve dindarlık tecrübesine uygun bir dil dizgesine sahiptir. Bu eserlerde Kur’an ayetleri menkıbeler ve kıssaların, vaaz ve irşatiçerikli pasajların arasına spot cümleler olarak serpiştirilmiş ve çok kere ayetlere ilgili menkıbenin muhtevasıyla örtüşür anlamlar takdir edilmiştir. Bütün bunlara rağmen popüler dinî edebiyattaki Kur’an yorumları ilim erbabınca tefsir olarak görülmemiştir.

Uzun lafın kısası, geçmiş dönemlerde ulema tefsiri tefsir gibi yapmış, vaazı vaaz gibi vermiş, kıssacılığı kıssacılık gibi icra etmiş; haliyle ve hâli hazırda şahit olunanın aksine aynı anda hem müfessirlik, hem vaizlik, hem kıssacılık gibi tuhaf işlere yeltenmemiştir. Bilakis en başından yaptığı işin adını koymuş, neyi ne maksatla yaptığını vuzuha kavuşturmuş ve böylece ilmin itibar, şeref ve haysiyetini korumuştur. Oysa bugün ne yapılan işin adı bellidir, ne de usul, adab ve erkânı bellidir. Tam bir keşmekeş ve kaosun hüküm sürdüğü günümüzde herkes Kur’an yorumluyor, -hâşâ- Allah yorumcu sayısı kadar farklı konuşuyor ve bu garabet kimilerince Kur’an’ın mucizeliğine ve sonsuz anlam potansiyeline atıfla zenginlik olarak değerlendiriliyor. Ama gelin görün ki bu konuda zenginlikten dem vuranlar her nedense kendi bildiğinden ve anladığından farklı görüş ve yorumları Kur’an’ın sonsuz anlam deryasındankatreler olarak görmekten istinkâf ediyor. Çünkü kelâmî ideolojisi buna izin vermiyor. Sonuçta Kur’an’daki anlamın sonsuzluğu belli bir mezhebin kelâmî ve itikâdi kabullerine bağlı bir sonsuzluk haline geliyor.

Geçmiş dönemlerindinî ilimler geleneğinde halkın Kur’an’ı bizzat Kur’an’dan öğrenmesine hiç sıcak bakılmamış, asırlar boyunca müslüman halktan, “Bir Kur’an meali olsa da okusak” şeklinde bir talep ve ihtiyaç da sadır olmamıştır. Bilebildiğimiz ve tespit edebildiğimiz kadarıyla Kur’an mealinden bir ihtiyaç olarak söz edilmesi yirminci yüzyılın başlarında vuku bulmuş, güya bu ihtiyacı karşılamak adına ilk meal ikinci meşrutiyet yıllarında Zeki Meğamiz adlı bir Hıristiyan tarafından hazırlanmış ve bu natamam meal Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap müslümanlar tarafından Osmanlı’yı karalama kampanyasında koz olarak kullanılmıştır. Derken, Cumhuriyet’in ilanından çok kısa bir süre sonra birkaç meal daha yayımlanmış ve bu mealler dönemin Diyanet riyaseti tarafından ciddi tenkitlere uğramıştır. Yirminci yüzyılın başlarında bir taraftan Mısırda Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın başını çektiği tecdit-ıslah hareketince formüle edilen öze ve ana kaynaklara dönüş söyleminin geniş yankı bulması ve bu yankının Mehmet Akif tarafından, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” dizeleriyle bizim memlekete taşınması, diğer taraftan Osmanlı’nın parçalanmasıyla eş zamanlı olarak milliyetçilik ve ulus devlet ideolojisinin güç kazanması, buna paralel olarak Ziya Gökalp’in, “Bir ülke ki camilerinde Türkçe ezan okunur; köylü anlar manasını namazdaki duanın… Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur; küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın. Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!” dizelerinde ifadesini bulan zihniyetin milli din, ana dilde ibadet gibi projelerden söz etmeye başlaması, bütün bunların yanında Hıristiyan gelenekteki Protestanlık tecrübesinin “Solo Scriptura” (Sadece Kutsal kitap) ilkesine benzer bir söylemin, “el-İslâmu hüve’l-Kur’ânu vahdeh” (İslam sadece Kur’an’dan ibarettir) gibi mottolarlaİslam dünyasında da dillendirilmeye başlaması ve kendilerini “Kur’ancılar”(el-Kur’âniyyûn) diye nitelendiren çevrelerce savunulan “Kur’an İslamı” söyleminin Hindistan, Mısır ve Türkiye’de pek matah bir şeymiş gibi algılanır hale gelmesi neticesinde bütün dinî ilimler hiyerarşisi alt üst oldu. Yanısıra tefsir, te’vil, usûl gibi en temel kavramlarımız alabildiğine gevşek ve gelişigüzel biçimde kullanılır hale geldi. Bütün bunlara paralel olarak Kur’an yorumculuğu harcı âlem bir iş ve meslek haline geldi. En nihayet“merdiven altı tefsirciliği” diye ifade edebileceğimiz bir fenomen her tarafı istila etti.

Merdiven altı tefsirciliğin en mümeyyiz vasıflarından biri, Kur’an’ı yorumlama konusunda müslüman olmanın yeterli şart olarak görülmesidir. Niçin böyle görülmesin ki? Mademki Kur’an tüm insanlığa gönderilmiştir; o halde Kur’an’ı okuyup anlamak ve yorumlamak belli bir zümrenin tekelinde değildir. İlginçtir, vakti zamanında Luther de Hıristiyan Batı dünyasındabuna benzer şeyler söylemiş, İncil’i okuyup anlama ve yorumlamanın Kilise ve din adamlarının tekelinde olmadığını, aksine kutsal kitabı her müminin anlayıp yorumlama hakkı bulunduğunu ifadeyle herkesin anlayabileceği bir dille İncil’in tercüme edilmesi gerektiğinden dem vurmuş ve böylece Protestanlığın zuhuruna ön ayak olmuştu. Protestanlık Roma Kilisesi’nin (Katoliklik) alabildiğine yozlaşması ve af sertifikaları (endülijans) satması gibi saçma sapan işler yapmasını protesto temelinde vücut bulmuş bir protest dinî gelenek olmasına rağmen değil Katoliklikte, Prostestan gelenekte dahi sıradan bir Hıristiyan vatandaşın İncil’i tercüme ve tefsir işine soyunması söz konusu değildir. Peki ya bizde? Allah’a hamdolsun ki(!) bizler Arapça ve dinî ilimlerden az çok nasipdar olmak şöyle dursun, elif harfini gerçekten mertek zanneden meal yazarlarına sahip olan bir milletinfertleriyiz. Doğuştan müfessirler ve mütercimlere sahip olan kaç millet vardır ki şu cihanda?! Bu yüzden, emsalsiz kıymetteki bu varlığımızla ne kadar iftihar etsek azdır. Evet, işte merdiven altı tefsirciliği dediğimiz şey işte bu denlitrajikomik ve hazin bir şeydir. Öyle hazin ki daha düne kadar televizyon ekranlarında Kur’an yorumculuğu yapan bir zat, “Gerekçeli” diye isimlendirdiği Kur’an mealinde Bakara suresi 2/21. ayetteki “yâ eyyühe’n-nâs” ifadesine “Ey insanlık ailesi” şeklinde mana vermesinin gerekçesini anlatırken Suyûti’nin el-İtkân adlı eserini referans göstermekte ve fakat el-İtkân’ın ilgili sayfasına bakıldığında, bu zatın el-muarrefbi-el (harfi tarifle/elif-lam takısıyla belirlilik kazanmış) anlamındaki Arapça ibarenin “el”(elif-lam) kısmını “âl” (aile) diye yanlış okuyup yanlış anladığı ve bu vahim yanlıştan yola çıkarak söz konusu ayetteki ifadeye “Ey insanlık ailesi” gibi aklaseza bir mana verdiği gerçeğiyle karşılaşılmaktadır. Evet, işte “hazin” derken anlatmaya çalıştığımız şey, böyle bir şeydir. Bundan daha hazin olan ise hemen her ayetle ilgili açıklama notunda, kimi zaman Arap dilindeki kural ve kaidelerle, kimi zaman Kur’an’daki söz sanatlarıyla, kimi zaman da klasik tefsir kaynaklarındaki ifadelerin yanlış aktarılmasıyla ilgili çok ciddi hatalar yapan bu zatın sayısız insan nezdinde tartışılmaz tefsir otoritesi olarak görülmesidir. Bu durum, entelektüel merak sahibi olan ve az çok okuyup araştıran insanımızın dahi bilgi, görüş ve değerlendirme kapasitesinin hangi düzeyde olduğu hususunda önemli bir göstergedir.

Merdiven altı tefsirciliğin başka bir mümeyyiz vasfı, nüzul ve ilk hitap çevresinde Kur’an’ın ne söylediğine nazar-ı itibar etmek yerine, gerek içinde bulunduğumuz zamanın ruhunu, gerek modern durumun ilcaatını, gerekse hedef kitlenin beklenti ve taleplerini dikkate almak ve ayet yorumlarını kimi zaman, “Efendim, nasıl bir yorum arzu ederdiniz?” dercesine kurgulamak, kimi zaman da hedef kitleye “Aboo!” dedirtip onların gözünde derin hayranlık uyandırmak saikiyle bazı ayetlere tarih boyunca hiçbir müfessirin aklına dahi gelmeyen fiyakalı anlamlar yüklemektir. Tıpkı Alak suresindeki haleka’l-insâne min alak ifadesini, “Rabbin insanı sevgiden yarattı” diye çevirmek gibi.

İşbu ibretlik çeviriden merdiven altı tefsirciliğin başka bir mümeyyiz vasfıdaha tebarüz eder. Bu vasıf Kur’an yorumunda özgünlük ve orijinallik adına ilkesizliği ilke edinmektir. Aslında bu vasıf daha çok “İslam modernistleri” diye anılan çevrelerde görülen müzmin bir hastalıktır. Bu hastalığın etyolojisi, ne yardan ne serden geçememenin kaçınılmaz kıldığı sıkışmışlık ve stres halidir. Daha açık söylersek, bir taraftan “Gerçek din Kur’an’dır; Kur’an’dan başka hiçbir sağlam dinî kaynak yoktur; din en saf ve som şekliyle yalnız Kur’an’dan öğrenilir; Kur’an’ın tüm hükümleri evrenseldir” demek, diğer taraftan da modern zamanların hâkim norm vegenel kabullerine terakki değeri atfetmek, işin daha da kötüsü Kur’an’ın beyanlarıyla modern çağın genel kabulleri çatıştığında hem Kur’an’a hem de modern kabullere sadakatten vazgeçememektir. İki ara bir derede kalmışlık durumunda merdiven altı tefsircisi Kur’an’ı modern normlar ve genel kabuller lehine te’vil etmeyi yeğler. Sözgelimi, Nisa suresi 4/34. ayetteki vadribûhünne ifadesine, “Karılarınızı tedip maksadıyla dövebilirsiniz” manası vermez, veremez; çünkü bu manayı değil çağdaşçı, laikçi, seküler çevrelere, kendi hane halkına, az çok mürekkep yalamış ve sosyal medyaya bulaşmış çoluk çocuğuna bile izah edemez. Hâl böyle olunca, merdiven altı tefsircisinden şu tarz yorumlar sadır olmaya başlar: Efendim, bahis konusu ayet bindört yüz küsur yıl boyunca hep yanlış anlaşılıp yanlış yorumlanmış. Ayetteki darabe kelimesinin ifade ettiği anlam vurmak ya da dövmek değil, evden uzaklaştırmak, hatta Türkiye’deki Kur’ancıların babası Hüseyin Atay’a göre cinsel ilişkide bulunmaktır.

Hiç şüphe yok ki merdiven altı tefsircilerimiz bütün bunları söylerken, kendi söylediklerine kendileri de inanmıyor. Çünkü az çok dini ilimler tahsili yapmış olmak bile, asırlar boyunca sayısız müfessirin darabe kelimesine niçin ısrarla “dövmek” manası verdiği ve bu mana tercihinin hangi usule göre belirlendiği hakkında fikir sahibi olmaya kâfi geliyor. Ama gelin görün ki merdiven altı tefsircilerimiz söz konusu kelimeye “dövmek” yerine başka bir mana vermenin hangi ilmî usule dayandığını izah ihtiyacı hissetmiyor. Hoş, böyle bir ihtiyaç hissetselerdahi bunu ilmî usul dairesinde izah etmeye akılları kesmiyor. Çünkü kendi mana tercihlerinin çağdaş normlar ve genel kabullere bir nevi yaranma ve/veya dalkavukluk yapma (müdâhene/müdârâ) arzusundan başka bir gerekçeye dayanmadığını çok iyi biliyorlar. Mamafih, neyin ne olduğunu gayet iyi bildikleri halde çağdaş Kur’an üretme günahını irtikâp edebiliyorlar.

Merdiven altı tefsirciliğin bir diğer mümeyyiz vasfı, Kur’an’ın ilk, aslî ve tarihi anlamlarını bilerek ve isteyerek göz ardı etmek ve yok saymayı yeğlemektir. Ne var ki bu yeğleyiş tercihten değil, mecburiyettendir. Çünkümerdiven altı tefsircimiz en başından, “Kur’an şöyle evrensel, böyle evrensel” diye anlatmış bir kere. Ama sonra bakmış, birçok ayet kölelikten, cariyelikten, küçük yaştaki kız çocuklarının evlenmesi, boşanması ve iddet beklemesi gibi şeylerden bahsediyor. Hatta Katâde, İbn Zeyd, Mukatil b. Süleyman, Taberî gibi onca büyük müfessir Ahzâb 33/37. ayetteki ve-tuhfî fî nefsike ifadesini, “(Ey Peygamber!) Evlatlığın Zeyd’e karın Zeyneb’i boşama diyordun, ama aynı zamanda,‘Bir an önce boşansa da Zeynep’le ben evlensem’ arzusunu içinde gizliyordun” diye izah ediyor.

Türk toplumunun aile, namus anlayışı dikkate alındığında söz konusu ayeti bu şekilde izah etmek, en iyimser ifadeyle haysiyetsizlik olsa gerektir. Bu durum karşısında, akla gelen ilk hâl çaresi ve çıkar yol, klasik tefsir kitaplarının hemen tamamında mevcut olan bu izahı “İslam düşmanlarının, zındıkların, sapıkların, münafıkların uydurması” diye bir çırpıda reddetmektir.Fakat bu durumda öteden bütün müslümanlarca hayırla anılan, hatta birçok imam-hatip ve müftümüzün, “Allah bizi şefaatlerine nail eylesin” şeklindeki niyazlarına konu olan onca büyük müfessiri zındıklık  ve sapıklıkla suçlayıp hepsine Selman Rüşdi ve/veya Turan Dursun muamelesi yapmak gibi ciddi bir problem ortaya çıkmaktadır. Bu açmaz karşısında daha emin ve tekin görünen yol, bütün bir tefsir tarihini yok saymak ve apolojik/savunmacı bir yorum marifetiyle durumu kurtarmaya çalışmaktır ki genellikle tercih edilen yol da budur. Oysa hesabı verilmemiş evrensellik söyleminden vazgeçildiği ve aklıselimle düşünüldüğü takdirde şu tarz bir izah da pekâlâ mümkündür:

Onca müfessir Ahzâb33/37. ayetteki ve-tuhfî fî nefsike ifadesini,“(Ey Peygamber!) Zeyd karısını boşasa da ben evlensem’ arzusunu içinde saklıyordun” diye tefsir etmekle, “Acaba Hz. Peygamber’e yakışıksız bir isnatta bulunduk mu?” diye düşünmemiş, yine onca sahabi ve tabi müfessir Sâd suresindeki iki hasım ve doksan dokuz koyun/kadın meselesini Hz. Davud’un Uriya adlı kişinin karısıyla evlenmesi hadisesiyle ilişkilendirmekle, “Acaba Hz. Davud’a çirkin bir davranış mı izafe ettik?” diye endişelenmemiş, keza İbn Abbas, Said b. Cübeyr gibi sahabi ve tabi müfessirler Yûsuf12/24. ayetteki ve-hemme bihâ ifadesini pornografik tarzda izah ederken, “Yahu, biz Hz. Yusuf hakkında neler söylüyoruz?” dememiş, öte yandan bugün bize dudak uçuklatıcı gelen bütün bu izahları kendi tefsir kitaplarında zikreden Mukâtil, Taberî, Kurtubî, Sa’lebi, Suyûtî gibi sayısız müfessir, “Acaba biz bu peygamberler hakkında yanlış mı yapıyoruz?” gibi bir kaygıya kapılmamışsa, o zaman biraz durup düşünmek gerekir. Belki de ya sahabe ve tabiun âlimleri ile sair müfessirlerde ya da bizde bir problem var demektir.

Asıl problemkendi zihnimizdeki peygamberlik anlayışını mutlaklaştırmak ve dolayısıyla bugünkü hâkim peygamber tasavvurundan hareketle erken dönemlerdeki peygamberlik algısını yorumlayıp yargılamaktır. Yine asıl problem, kendi toplumumuzun kadın, evlilik, namus konusundaki değer yargılarından hareketle bundan onbeş asır önceki Arap toplumunun bu konudaki örfüne değer biçmeye kalkmaktır. Bu problemin tefsirdeki adıanakronizmdir. Şayet biz Kur’an’ı bugün nazil olmuş gibi algılamasaydık ve yine hesabı verilmemiş evrensellik adına büyük büyük laflar konuşmamış olsaydık, öncelikle vahyin nazil olduğu dönemde neler olup bittiğini merak edip araştırma ihtiyacı duyardık. Buna paralel olarak da bahis konusu ayetleri o dönemdeki Arap toplumunun örf, adet ve gelenekleri içinde anlayıp kavrar ve sonunda, “Demek ki o günkü toplumsal matriste bu gibi işler ahlak, namus meselesi olarak algılanmıyor, insani bir durum olarak karşılanıyormuş. Demek ki İslam’ın ilk asırlarındaki peygamber tasavvuru günümüzün melekleşmiş ve metatrona dönüşmüş peygamber tasavvuruna pek benzemiyormuş” hükmüne ulaşırdık ki İmam Mâtüridî’nin iki hasım ve doksan dokuz koyun kıssasıyla ilgili ayetlerin tefsirinde “Kâle ehlü’t-te’vîl” diye aktardığı izahta da erken dönem müfessirler gerek Hz. Peygamber ve Zeyneb, gerekse Hz. Davud ve Uriya’nın karısı meselesini, “Önceden tasarlanmadan vuku bulan, üstelik karşı konulamayan, önü alınamayan, adeta bir trafik kazası gibi yaşanan bir gönül hadisesi” olarak anlayıp yorumlamışlardır. Yine biz Kur’an’ı öncelikle kendi nüzul ortamında anlayıp yorumlamaya çalışsaydık, birçok ayetteki mevzunun din ve dinin özüne ait olmadığı gerçeğini de idrak etmiş olurduk. Ne var ki merdiven altı tefsirciliğin ne böyle bir hükme ulaşması ne de Kur’an’da bahsi geçen her şeyin bizzat din ve dinin özüne ait olmadığı gerçeğini kavraması mümkündür. Çünkü bu tarz tefsircilikte esas amaç Kur’an’da söylenen ve kastedilen anlamı arayıp bulmak değil, bugün bizim içimizden geçen ya da “Kur’an şundan da söz etse ne güzel olurdu!” arzusunda ifadesini bulan anlam siparişlerini karşılamak, tabir caizse, “Efendim, buyrun işte tam da arzu ettiğiniz gibi bir anlam” dercesine yorumlar yapmaktır.

Kabullenilmesi zor ve acı verici olsa da içinde bulunduğumuz çağ bu tarz yorumların ve merdiven altı Kur’an yorumcularının altın çağıdır. Bu tarz yorumculuğunsistematik karakter kazanmasının miladı on dokuzuncu asırdır. Hafızlarımızı yoklarsak, on dokuzuncu asır İslam’ın dünya üzerindeki en son ve en büyük siyasi gücü olan Osmanlı Devleti’nin Batılı devletler tarafından askeri, siyasi, kültürel açıdan çok yönlü mağlubiyete uğratıldığı, buna paralel olarak bütün Müslümanların ehl-i küfür karşısında şamar oğlanı durumuna düşmenin derin travmalarını yaşadığı çok talihsiz bir asırdır. Bu asırda müslüman âlim ve mütefekkirler inkıraz ve izmihlalin temel sebebini İslam dininin yanlış anlaşılıp yanlış uygulanmasına bağladılar ve bunun mantıksal sonucu olarak da tarihin seyrini müslümanların lehine çevirmenin tek mümkün yolunun gelenek safrasını atmış yepyeni bir din tasavvuru oluşturmaktan geçtiği noktasında karar kıldılar. Hâlbuki asırlar öncesinde İbn Haldûn, toplumların yükseliş ve çöküşünü dine bağlayıp din temelinde izah etmenin pek sağlıklı olmadığını söylemişti. Her neyse, bizim ıslah ve tecditçi mütefekkirlerimiz bu yeni din tasavvurunun ancak Kur’an’dan üretilebileceği ön kabulünden yol çıkarak hali hazırdaki perişanlığın tüm vebalini geleneğe yüklediler. Bu yanlış teşhisin kaçınılmaz kıldığı sonuç, evvelen geleneğin reddi ve tasfiyesi, saniyen ilimde sürekliliği sağlayan gelenekle irtibatınkesilmesi oldu. Gelenekten mahrumiyetin Kur’an tefsirine yansıması ise çok vahim sonuçlar doğurdu. Şöyle ki Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın Menar tefsirine girişte belirttiklerine göre geçmiş dönemlerde müfessirler Kur’an ayetlerini çok lüzumsuz meselelerle ilişkilendirmiş, olanca saçmalığı tefsir diye zikretmiş, eserlerine hurafe ve masal türünden sayısız rivayet dercetmişlerdir. Oysa Kur’an rehberdir, inzal ediliş gayesi insanlara rehberlik etmektir. Haliyle tefsir, Kur’an’ın rehberliğini hayata taşıma vesilesidir. Bu anlamda tefsir herkesin harcıdır. Diğer bir deyişle, müfessirlik harcıâlem bir iştir. Mademki Kur’an bize gönderilmiştir; o halde her müslüman Kur’an’ı açıp okuma, anlayıp yorumlama hakkına sahiptir. 

İşte merdiven altı tefsirciliğine vücut veren fikrî damar M. Abduh ve R. Rıza’nın başını çektiği bu tecdit-ıslah damarıdır. Bu damardan beslenen tefsirler ictimai veya hidayetçi tefsir diye anılır. M. Abduh ve R. Rıza’nın ortak ürünü Tefsîru’l-Menâr’la hayata geçirilen hidayetçi tefsir projesinin radikalleşme istikametindeki en tipik örneği Seyyid Kutub’un Fî Zilâli’l-Kur’ân adlı eseridir. Ancak bu eserde şerh edilen Kur’an dinî-ahlâkî bir mesaj olmaktan ziyade, siyasal-radikal İslamcılığın ideolojik manifestosu hüviyetindedir. Bu arada hatırlatmak gerekir ki Seyyid Kutub ve Fî Zilâl bu memleketin yakın geçmişinde tanık olunan cumasızlık, dârulharpçilik, tekfircilik gibi marjinal savrulmaların da referans merciileri arasındadır. Kur’an İslam’ı söyleminin bu topraklardaki en güçlü temsilini yapan ilk kuşak mealcilerin ilham kaynaklarından biri de yine Fî Zilâli’l-Kur’ân’dır. Bütün bunların yanında, bugün kanserli hücre gibi çoğalan merdiven altı tefsircilerinin ecdadı da M. Abduh, R. Rıza, Merâğî, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub gibi isimlerdir. Gerçi bu tefsirciler mezbur ecdadını yakından tanıyıp bilmez, hatta kimisi ret ve inkârda edebilir ama onların cehaleti ve inkâra yeltenmesi hakikati değiştirmez. Hatta denebilir ki bugün kendilerini gelenekçi, M. Abduh ve Reşid Rıza’yı modernist sayan çevrelerin dahi Kur’an tefsirindeki ataları da yine bu isimlerdir. Çünkü günümüzde kendilerini gelenekçi gören pek çok zevatın gelenekle ilişkisi yüzyıldan öteye gitmemektedir. Bunun böyle olduğunu tek bir örnekle biletest ve tespit etmek mümkündür.

Şöyle ki dinî düşüncede kendisini gelenekçi gören birine, “Tefsir kitaplarında yazdığına göre Hz. Âdem gökteki cennetten yeryüzüne düştüğünde boyu o kadar uzun, kilosu o kadar ağırmış ki gökyüzü ve yeryüzü Âdem’in boyundan ve kilosundan rahatsız olup Allah’a şikâyette bulunmuşlar. Bunun üzerine Allah Âdem’in başına eliyle bastırıp boyunu adamakıllı kısaltmış, haliyle kilosunu da aynı nispette azaltmış. Bu bilgiler sizce doğru mudur?” diye sorsanız, bu soruya “Yok artık! Bunlar düpedüz hurafe, masal, İsrâiliyyât” diye cevap vereceğinde hiç kuşkunuz olmasın. Hâlbuki bu bilgiler sahabe ve tabiun âlimlerinden menkul olarak asırlar boyu tefsir ve kısas-ı enbiya kitaplarında tekrar edilmiştir. Ancak son döneme gelindiğinde tefsir ve hadiste İsrâiliyyat’a dair müstakil eserler yazan ve son derece muhafazakâr-gelenekçi bir düşünce yapısına sahip olan M. Hüseyin ez-Zehebî, Remzi Na’nâa gibi isimler bu tür rivayetleri İslam’ın hurafe dini olduğu zehabını uyandıran saçmalıklar olarak değerlendirmiş ve bu değerlendirmede akla uygunluk ölçütünü esas almıştır. Oysa gelenekçi bir kimlik ve kişilikten beklenen, “Başta sahabemiz olmak üzere eski âlimlerimiz ne söylemişlerse doğru söylemişlerdir” şeklinde teslimiyetçi bir tavır sergilemesidir. Ama gelin görün ki dinî düşüncede kendilerini gelenekten yana konumlandıranlar sahabe ve tabiundan menkul izahlara bağlı kalmak yerine modern çağın rasyonel aklını esas almakta ve daha da kötüsü retorikte toz kondurmadığı sahabesini kimi zaman bir kalemdeçizip atmaktadır. Bütün bunlar bir tarafa, günümüzün gelenekçisi Hz. Âdem’in taa göklerdeki cennetten yeryüzüne düştüğüne ve parmağının bile incinmediğine şeksiz şüphesiz inanmakta ve bu inancı akla aykırı bulmamakta ama her nedense boyunun göklere uzanıyor olmasıyla ilgili rivayetleri hurafe saymaktadır. Günümüz gelenekçiliği işte böyle muhteşem ve hayranlık uyandırıcı tutarlılığa sahip bir gelenekçiliktir.

Yeri gelmişken belirtelim ki bu tarz gelenekçiliğin kurumsal düzeydeki en önemli temsilcilerinden biri Diyanet’tir. Şayet bu kurumun bünyesinde çalışıyorsanız, bilerek ve isteyerek ikbalden/istikbalden vazgeçmeyi göze almadıkça, dinî alanda gelenekselSünnî kabuller ve paradigmalara aykırı bir görüş savunmanız ve bu görüşün arkasında durmanız akıl kârı değildir. Diyanet nezdinde dinî düşünce ve anlayış ne kadar sabit ve standart olursa o kadar iyi ve makbuldür. Çünkü din milleti bir arada tutan, üniter yapıyı koruyan en temel unsurlardan biridir. Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti’ndeki en köklü ve sarsılmaz iki kurumdan biri Türk Silahlı Kuvvetleri, diğeri Diyanet’tir. Diyanet’te kök salmış kadroların genellikle milliyetçi, mukaddesatçı ve muhafazakâr düşünce yapısına sahip olmasıhiç tesadüf değildir. Dahası Diyanet’in temel misyonuile milliyetçi-muhafazakâr zihniyet arasında tam bir mutabakat vardır. Çünkü gerek Diyanet gerek milliyetçi-mukaddesatçı-muhafazakâr zihniyet için, dinin anlam ve değeri vatan ve milletin bölünmez bütünlüğüne sağladığı katkıyla doğru orantılıdır. Tabiatıyla din bizatihi amaç değil, araçtır. Diyanet vemilliyetçi-mukaddesatçı zihniyetin din ve dinî değerler konusundaki “Aman, her şey eski haliyle sabit kalsın”cı hassasiyeti vatan ve milletin bekasıyla ilgili bu araçsalcı/araçsallaştırıcı yaklaşımla irtibatlıdır. Diyanet’in gelenekçi karakteri de yine bu araçsalcı yaklaşımla bağlantılıdır. Burada anlatmaya çalıştığımız hususuDiyanet’in “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” konulu 2013 yılı Kutlu Doğum programlarındaki içerikle örneklendirmek mümkündür. Diyanet’in bu konuyu gündeme taşımasında Kürt açılımı, Alevi açılımı gibi siyasi projelerin doğrudan etkili olup olmadığı veya hangi oranda etkili olduğu hususunda bilgi sahibi değilim; bununla birlikte Diyanet’teki yönetici iradenin en başından “İnsan doğuştan şerefli ve onurlu bir varlıktır” temasını işlemeyi kafasına koyduğundan eminim.

Eminim dedim, çünkü Diyanet’in yayım işleriyle ilgili birimi benden “Kur’an’da İnsan Onuru” başlıklı bir yazı yazmamı talep etti. Ben de bu talep üzerine yazıyı yazdım ve yazıda insanın doğuştan şerefli ve onurlu bir varlık olmadığını vurguladım. Bu arada vurgumu en eski tefsir kaynaklarındaki izahata ve bilhassa insandan söz eden ayetlerin sahabe ve tabiun müfessirlerince nasıl anlaşılıp yorumlandığına dayandırdım. En nihayet konuyu, “İnsan kelimesi Kur’an’da kâfir insan tipine atıfla kullanılmakta ve hemen defasında nankörlük, kâfirlik, nadanlık, nobranlık gibi olumsuz sıfatlarla anılmaktadır. Kaldı ki ilgili ayetler sahabe, tabiun müfessirlerince de bu minvalde yorumlanmıştır. Onur, şeref vehbi değil kesbidir. Yani doğuştan gelen bir sıfat değil, sonradan iman ve sahil amelle kazanılan bir değerdir” diye sonucu bağladım. Ancak Diyanet bu yazıya, “Olmadı, Hocam” diye mukabelede bulundu. Çünkü dedi,“Biz bir kere insan onurludur diye hükmettik. Yanısıra ve-kerremnâ benî âdem ayetini, ‘Biz insanoğlunu onurlu yarattık’ diye çevirip bilboardlara astık. Bu saatten sonra söz konusu ayetlerin sahabe ve tabiun tarafından nasıl yorumlandığı, eski müfessirlerin bu ayetlerden ne anladığı pek önemli değil. Önemli olan, Kur’an’dan “İnsan doğuştan onurlu bir varlıktır” mesajının çıkarılmasıdır. Sizin yazıdaki muhtevaya ilmî açıdan söyleyecek sözümüz yok; fakat operasyonel açıdan değerlendirildiğinde yazdıklarınız işe yarar özellikte değil.” 

            İşte Diyanet’in gelenekçiliği böyle bir gelenekçiliktir. Daha açıkçası, Diyanet çok kere siyasi iradeyle eşgüdüm halinde hangi projeyi hayata geçirmek istiyorsa gelenek ve gelenekçilik o projedeki içeriğin takendisidir. Bundan ötesi amiyane tabirle hikâyedir. Eskiler ne güzel söylemiş, “At sahibine göre kişner” diye. Memlekette hükümet eden siyasi irade dindar bir kimlikle temayüz ettiği için, neredeyse bütün televizyon kanalları özellikle son yıllarda yayım programını hatimle açıyor, öğle saatlerinde vaaz ve irşatla devam ediyor, prime timede ise dini yayını mevlitle taçlandırıyor ve nihayet Kur’an kıraatiyle sonlandırıyor. Hemen bütün televizyon kanallarından vaaz, irşat, ilahi yağıyor. Kimi kanallar ise sözüm ona dinî vaaz irşadı stand-up konseptine uyarlanmış bir formatta sunuyor. Bu arada kimi kanallarda da merdiven altı tefsircilik devam ediyor. Bütün bunlar olup biterken milyonlarca insanın zihni din ve dinî görüş-yorum adına binbir çeşit yanlışın işgal ve istilasına uğruyor. İhtimal ki halkın önemli bir kesimi bu durumdan rahatsız olmuyor, kimbilir belki de büyük memnuniyet duyuyor. Buna mukabil ömrünü İslami ilimlere adayan, kimi zaman bir ayette ne söylendiğini anlamak için aylarca, yıllarca kafa patlatan birçok ilim erbabı, “Din ve dinî ilimler hiç bu denli ayağa düşmemişti” diye acı çekiyor. En azından bende kusma hissine yol açan bu pespayelik, ardında muhalled eserler bırakarak bu dünyadan göçüp gitmiş nice müfessirin de kemiklerini sızlatıyor.

 

 

Haber Yorum Yaz Yazılan Yorumları Oku
Adı Soyadı seval yıldırım 24/4/2015
Sayın editörüm üç gün önce yazdığım yorumu neden yayınlamıyorsunuz. Ben mustafa hocanın çok sıkı bi takipçisiyim slm


Adı Soyadı seval yıldırım 23/4/2015
Kıymetli hocam, yaklaşık bir yıldır sizi takip ediyorum. Her kafadan bir ses çıktığı şu dönemde sizi Allah gönderdi. Kuranda ilk anlamın ne olduğunu ve bunun nasıl tevil edileceğini ben sizden öğrendim. Gelelim operasyonel evrenselcilik yapanlara .Bunu en çok Islamoğlu hoca yapıyor.Piyasadaki C.Ahmet ve F.G. in din baronluklarını iyi kırdı bu güzel oldu ama Islamoğlu masa başında yeni yeni kuranlar yazıp duruyor geleneği yok sayıyor. Her neyse Allah size sağlıklı uzun ömürler nasip etsin .Bu arada tv de tebessümü biraz arttırırsanız daha iyi olur zannımca.


Adı Soyadı Selman Yıldız 25/11/2014
Hocam sizi takip ediyorum. Mealinizi de bitirdim sayılır. Bir kaç tesbit ve sorum olacak. 1. Mekki ayetlerde genel mahiyette tevhid, sadaka, yetim hakkı, yoksula düşküne yardım vb. konular yeralmaktadır. Şayet medine sürecinde müşrikler islamı ve müslümanları yok etmek üzere saldırı da bulunmasalardı Kur an bugun ki muhtevadan farklı bir muhtevada olur muydu? 2. Namaz islamın aslı ibadetlerindendir. O dönemi ilgilendiren bir olayın namazda okunmasının (mesela tevbe suresinden bazı ayetler) ne gibi anlamı var? Şayet bunlar o güne hitab ediyorsa namazımıza neden taşıyoruz? 3. Kimi tefsir sahibi kişilerle ilgili yönelttiğiniz hiç bir kaynakta olmayan bilgileri sınırsızca kullanmaları eleştirilerine bence bir çok yerde sizin mealiniz de girmektedir. Örneğin Nisa 79. ayette geçen "Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter." ifadenin başına "bu yüzden hala" ifadesini, sonuna da, "diyorlar" ifadesini ekleyerek manayı tamamen farklı bir yöne çevirmektesiniz, "Bu yüzden hala, " sana gelen iyilik Allah tandır; başına gelen kötülük de sendendir" diyorlar. bunu yaparken de bir iki tefsirde geçen zayıf ifadeleri kullanmaktasınız. Peki biz birilerini eleştirirken bizim yaptığımız nedir, tefsir mi, te vil mi, yeni icat mı? Selam ve dua ile.


Adı Soyadı Ali Doğan 9/9/2014
Sevgili Hocam Kuran ile kendi başıma hem hal olan biriyim.En sonunda kurana beni ilgilendiren ve ilgilendirmeyen ayetler olarak baktım. ilgilendirmediğini var saydığım ayetleri anlamak için indiği gün sıradan Arabın anladığı gibi bir meal e ihtiyaç olduğunu düşündüm. Avam aklım ile ulaştıkları mı sizin ve benzer düşüncedeki Hocaların sistemli düşüncelerinden parçalar olduğunu farkettim. Vardığım yerin tarihselcilik diye adı bile varmış. Biz insanlar neden her şeyi isimlendiriz ki! ilk okul talebeleri gibi düşünceyi bir sistemle mahdut çıkışsız otobana mahkum ederiz ki! Hocam, Kuran ı ilk anlaşıldığı gibi anlama arayışı benim en doğal kulluk hakkımdır. Onun üzerine medeniyetin birikmi ise atadan mirastır. Mirasın hepsini yemek zorunda olmadığımız gibi faydalanmakda en tabi davranış olur. Sizi çalışmalarınızdan dolayı kutluyorum. İnsanların dediklerine çok bakmayın. Biraz geçip gitmeye alışın. Efendimizi teselli için inen ayetlerini kendinize inmiş sayın. Sizi de aklınızı da sevdim. Selamette olun.


Adı Soyadı salih gele 21/4/2014
mustafa hocam; yorumları okuyunca şunu anlıyorum: herkes kendi yanındakiyle övünür ve doğal olarak kur an yeter noktasına doğru ilerleyen m. islamoğlu vb kişilerin ayrıntılardaki yaklaşımları ne kadar doğrudur bilemem çünkü tartacak ilmim yok ama sizin sözleriniz onlara gibi gözüküyor ilk bakışta.akademik çalışma yapan bir insansınız ve tefsircilik ise mutlaka insanların beklentilerini karşılayacak,onlara istediklerini söyleyecek bir dal olmayabilir.sizin anlatım tarzınızda doğru olanı en eski kaynaklardan,bozulmamış şekliyle anlamak sonucuna varıyor.böyle düşünürsek bir kaç çıkmaza varıyor iş. mesela eskiler daha iyi anlardı da cemel savaşı niye oldu? bugün yoldan çevirdiğiniz 100 müslümanım diyen kişiye şefaati sorduğunuzda 98 i "peygamberimiz bizi kurtaracak" diyor.yani halimiz bu durumda ki; ayağımızda ayakkabı,don yok iken sokağa çıkarken makyaj yapmaya çalışıyoruz. benim işim akademik kariyer derseniz hiç bir sıkıntı yok ve size yöneltilen eleştirilerin hepsi haksız ve saçma sapan kalır. ama ben samimi ve bilgisiz müslümanlara doğru yol adına bir şeyler söylemek, halkı uyarmak istiyorum derseniz; önce kerat cetvelini öğretmelisiniz.müslümanların bugünkü durumu ve bilinci 2 bilinmeyenli denklemleri çözmeyi bırakın yanına yaklaşamaz. ömrümüz madem kısıtlı ve yapılacak çok iş var; gelin sizde 1 saatlik akademik konuşmaların yanında 10 dakika şirke karşı eğitim verin. O 98 kişinin size de ihtiyacı var hocam. neden derseniz hurafelere,şirke ve sahte tarikatlara karşı duran ve söylemlerde bulunan m.islamoğlu,m okuyan ve benzeri hocaları kastederek "şu 3,5 kişi mi yoksa eski alimlerimiz ve gelenek mi doğru söylüyor?" diyenlere cevabınız olmalı.


Adı Soyadı mümine tırak 14/3/2014
sayın hocam ,uzun süredir sizi takip ediyorum. derdim sizi takip değil, murad-ı ilahiyi anlama çabam... bu çaba dairesinde takip ettiğim pek çok gelmiş geçmiş ve şu andaki ilim adamları da var. Anladığım kadarıyla,’’ sizin murad-ı ilahiyi anlamadaki çıkış noktanız Kuranın nüzül dönemine gidip ayetler nasıl anlaşıldıysa zarfı değil mazrufu bugüne taşımak. buradan hareketle zaten tevatüren taşınmış bir geleneğimiz var. Bu geleneği Kuran süzgeciyle eleyerek kötü gelenekleri atacağız.yeni oluşturduğumuz örfle birleştirerek yolumuza devam edeceğiz.devam ettireceğimiz şey de zaten en fazla ellidört farzın da içinde bulunduğu salih amel….yetimin başını okşamak ihtiyaç sahibini görünce bozukluk aramayıp cebimdeki bütünü vermek gibi… zaten bunlar çok basit, avamın bile anlayacağı şeyler.,halkın meal okumasına,tefsir halkaları oluşturmasına da gerek yok. üst düzey tefsir çalışmalarını da bırakın ilim adamları yapsın… bu tefsir çalışmasını siz de yapıyorsunuz ve bu çalışmayı yapacak olanın da bir çuval kitap okumaya hazır olması lazım.bu tefsir çalışmaları yapılırken de Kuranın indiği dönemdeki çok evlilik,kadını dövme.kölelik,hz.peygamberin Zeydin eşiyle evlenmesi vs. konularını da ,ilhan arseller,sevan nişanyanlar ,müsteşrikler için örtbas etmeye gerek yok.bu sebeple caner taslaman gibi ayetlerden bilimsel veriler çıkarmaya,bayraktar hoca ,Mehmet okuyan hoca vs.ler gibi kelimelerin altını kazımaya gerek yok.’’ Sizden benim anladığım bunlar… Fakat kendimce bazı problemleri dile getirmek istiyorum,niyetim asla sizi sorgulamak değil. sizi takip eden takipçilerinizin yaptığı gibi size toz kondurmamak da değil. onların bazılarına göre sizi anlamak vücuh ve nezair bilmeyi gerektiriyor.insanlar nedense sizi hiç anlamayı beceremiyorlar.(ankara ekolü faceyi takip bu konuda size bilgi verir.): 1-sizin yaptığınız bu çalışmanın salih amel getiri şansı ne kadar ?çevrenizde, yaptığınız çalışmayla bu anlamda sayısal bir artış gözlemlediniz mi? kaldı ki hz. Peygamberin vefatından hemen sonraki kavga ortamında salih amele ne kadar değer verildi. 2-salih ameli anlatma , öğretme hususunda Kuran ayetleri zaten apaçık. günümüzdeki tefsirciler de bu konuyu gayet iyi işliyorlar . bu konuda onların yaptığını,meal okumayı değersizleştirmek ,yerine sadece tarihsel okuma neden salih ameli yaşama konusunda işe yarasın?. 3-benim bu konudaki düşüncem sizin usulünüzle ve mealci ve tefsircilerin usulüyle neticenin hasıl olması konusunda bir fark olmayacağı. sizin usulünüzle de arsellerin,nişanyanların değişmeyeceği.eğer kişi ahirete iman ediyorsa(siz de,tefsirciler de bu inancı bağırarak(!) söylüyorsunuz)zaten kendini düzeltme çabasındadır.hatalarını da Allah affedecektir. 4-Kuranın mesajındaki salih amelin içinde sadece güzel ahlak yok. Birlik-beraberlik,bilimsel gelişmelere katkı vs. de var.ha bunu Kurandan,ha sizin söylediğiniz gibi Kurandan değil Yaratıcının gücü ve kudretinden çıkaralım değişen ne var ki. yeter ki ilkönce biz çıkaralım.çıktıktan sonra bu bizim Kuranda da vardı demeyelim. 5-geriye salih ameli yaşama konusunda tek çözüm kalıyor.bir sürü problemle birlikte çözümü başaracak olanlar tarikatler, cemaatler.günah,cehennem korkusuyla hem iyi hem kötü neler yapmıyorlar ki. nasıl da beceriyorlar sünnet diye erkeklere sürme çektirmeyi ,efendileri isteyince taaa tanzanyalara gitmeyi, devletin altını üstüne getirmeyi!...onlar istedi mi salih amel yaşanır.zaten müritler çoğunlukla salih insanlar. Sayın hocam! … sizi anlayamadıysam anlayışımdaki kıtlığa verin lütfen. bana kendinizi daha açık anlatın. Gelelim neticeye acizane … usuldü, şuydu buydu ,bir kaşık suda fırtına koparmayın. yine siz usulünüzü tarihten alın. Bayraktar hocaya(sizin Hocanız olduğu için onun adını söylüyorum) ders verir tarzı bırakın ;problemleri sadece dile getirin.nasıl tarihi süpürerek getirmiyorsunuz,tefsircileri de süpürmeyin. bunu yaparken birlikte çalışın. Öğrencileriniz, takipçilerinizin ‘’ Mustafa Hoca onlarla çalışamaz usulleri farklı’’ dediği gibi demeyin. Eksikleriyle sevaplarıyla onlar bir ekol oluşturmuşlar, insanlara Allahı hatırlatıyorlar..etkili de oluyorlar.takipçileri,maddi kazançları asla tarikat ve cemaat kadar olmasa da. eğer arkalarında,niyetlerinde bir çapanoğlu varsa Allah çıkaracaktır.siz de bildikleriniz varsa çıkarın art niyetlerini. Lütfen takipçilerinizin gazına gelmeyin.çok mütevazı görünüyorsunuz.tevazunun arkasındaki şeytana izin vermeyin. Ben kim oluyorum da bunları size söyleyebiliyorum..taktir sizin…


Adı Soyadı Mustafa Öztürk 21/10/2013
Ergin Kardeşim, Kur an ve tefsir alanıyla ilgili yazıp çizip düşündüklerime değer atfemenizden dolayı teşekkür ederim ama Kur an hakkında anlattıklarımı baştan sona yanlış anlamanızdan dolayı da teessüf ederim. Diyorsunuz ki "Hocam, siz Kur an bizim işimie yaramaz iddiasını ispatlamaya çalışıyorsunuz." Ben de diyorum ki "Kur an ı Rorşah testi yapar gibi yorumlayarak onun her ayetinin bizim işlimize yaradığını ispatlayamazsınız". Unutmayın ki din sadece Kur an değildir. Kur an da bahsi geçen her konu da din değildir. Din demek, Kur an da bahis konusu edildi diye, zıhar ayetinin bugün ne işe yaradığını ispatlamaya çalışmak adına bu ayet "Anam avradım olsun demeyin" gibi bir mesaj vermektedir, kabilinden akla seza yorumlar üretmek hiç değildir. Yine müdayene ayetindeki hukuki prosedürün maksadını/hümetini savlamak ama bu maksadı/hikmeti adamakıllı ortaya koymamak da değildir. Eğer maksat dediğiniz şey, borç ayetinin "alacak verecek, para pul işleri insanoğlunun pek ehemmiyet verdiği işlerdir; bu yüzden söz konusu işler ve işlemlerinizi hep kayıt altına alın" gibi bir mesaj verdiğini söylemekse, biz de zaten öteden beri onu söylüyoruz. Siz de söylüyor ve gereğini de yapıyorsunuz. Mesela, gidip vadeli alışverinizde bir fiş, fatura, senet alıp geliyorsunuz. Bu arada on beş satırlık ayetin lafzi talimatlarına harfiyen uymadık endişesi detaşımıyorsunuz. Şimdi size soru: Bu ayet on beş satırlık emirler dizisiyle sizin ne işinize yarıyor? Hadi bakalım, siz anlatın ben dinleyeyim. Maksat, himet adına söyleceğiniz şey, yukarıda zikrettiğim şey türünden bir şeyse, o zaman lafzi talimatı değil, amacı, gayeyi esas almış olursunuz. Bu durumda kuvvetle muhtemel tarihselcilikle de yaftalanmış olursunuz. Uuzn lafın kısası, Kur an ı anlamak adına yeniden Amerika keşfine hacet yok kardeşim. Kur an ın bizden adam olmamız yönündeki taleplerini anlamak için de tefsirci filan olmaya gerek yok kardeşim. Bir yetim başı okşamak, bir fakirin elinden tutmak, insan canı yakmamak, merhamet ve adalet sahibi olmak için, zıhar ayetine de gerek yok, sabah akşam televizyonda, evde, arkadaş soohbetinde dönüp dolaşıp habire Kur an, meal, tefsir dersi yapmaya da gerek yok kardeşim. Sealmlar


Adı Soyadı Ergin ABANOZ 15/10/2013
Sevgili hocam. Bir çok kitabınızı ve mealinizi okudum, Okumaktayım. Uzaktan talebeniz sayılırım. Eğer yanlış anlamışsam benim cehaletime verin: Yaptığınız çalışmalarınızda (yazılarınızda, daha çok söylemlerinizde) verdiğiniz örneklerden çıkan sonuç: 1)Kur an bizim hiç bir işimize yaramaz, 2)Tüm çabanız "Kur anı nasıl doğru anlarız" için değil "Kur anı niçin biz anlayamayız"ı açıklamak, 3)Özellikle söylemleriniz samimi olarak Kur anı anlama çabasında olanları, "Kur andan soğutmak" ("Bugün Zıhar yapan mı var", "alış verişe giderken yanınıza 4 şahit mi alıp gidiyorsunuz" gibi söylemlerinizde maksadından/hikmetinden koparılarak verilen örneklerde olduğu gibi, 4) Tecrübenin putlaştırılması,(siz buna meslek hastalığı da diyebilirsiniz) Konu çok uzun ancak sadece şunu sormak istiyorum: 1)İnsanlık ihtilaf ettiğinde "son sözü" kim söyleyecek? 2)"Bilgisi başkasına dayanan kimse"nin hükmü nedir? 3)"Kitabın(!)üzerine oturararak kitab hakkında konuşulabilir mi?" 4)Hakikate nasıl ulaşacağız ya da bizi hurafecilerinden elinden kim kurtaracak?


Adı Soyadı Mustafa Öztürk 17/8/2013
ŞAH MANSUR müstearıyla yorum yazan arkadaşa! Sevgili kardeşim,yorum yazınızdaki sorulara cevaben öncelikle belirtmeliyim ki Cahiliyeden İslamiyet e Kadın adlı kitapta yaptığım ve yapmaya çalıştığım şey, "Kadının toplumsal düzen ve hukuk alanındaki konumu İslam ve Kur an dan önce neydi, İslam ve Kur an gelince ne oldu, ne değişti?" sorusunu tasviri biçimde gözler önüne sermek, takdiri okuyucuya havale etmektir. Siz diyorsunuz ki "Hocam kadın konusunda bugüne dair bir şey söylemiyorsunuz". Haklısınız söylemiyorum, çünkü ben kendimin değil Kur an ın söylediklerini nakletmeyi yeğliyorum. Madem Kur an bütün ayetleri ve hükümleriyle tarih-üstüdür, o zaman Kur an ın bugüne dair söylediklerini ben niye söylüyorum, varsın bizzat kendisi söylesin. Ama gelin görün ki Kur an kadın konusunda bugüne dair pek birşey söylemiyor. Sizin kanaatinizi bilmem ama en azından bana göre söylemiyor. Ben Kur an ın ahkam kısmına tarih-üstücü perspektiften bakan biri olmadığımdan, "Kadın konusundaki ayetleri bugüne dair nasıl konuştururuz?" gibi bir meseleyle de ilgilenmiyorum. Çünkü ben Kur an ın nazil olduğu dönemin toplumundaki uygulamayı fıkıh kitaplarına aynen aktarıp mutlaklaştıran ve böylece sözgelimi boşanma konusunda kocanın "Boş ol" demesiyle kadını boşanmış sayan bir hukuki sistemin bugünkü olgusal gerçeklikte zarar ve ziyandan başka bir şey vaat etmediğini düşünüyorum. Marketten satın aldığınız bir sakız bile akidin tescili açısından fiş/belge gerektirirken bir kadının mukadderatını tayin eden evlilik ve boşanma hukukunu iki dudak arasından çıkan söze bağlamak ve bunu geçerli saymak eğer evrensellikse, varsın o evrensellik yerin dibine batsın. Ben Kur an ın nazil olduğu dönemdeki Arap toplumsal matrisindeki yerel, örfi uygulamaları evrensel kılmanın yollarını arayıp bulmakla mükellef değilim. Sözgelimi, Talak suresi 4. ayette henüz adet görme çağına gelmemiş ama çocuk denebilecek yaşta kocaya verilmiş, sonra dul kalmış ve halen de adet görme çağına ulaşmamış küçük-sabi kızların/kadınların iddet süreleriyle ilgili ayeti evrenselleştirmek benim vazifem değil. Ama bu ayeti sözüm ona evrenselliştirmek adına,"Efendim, ayette sözü edilen kadınlar, adet görme yaşına gelmemiş gelinler değil, fizyolojik bir problemden dolayı regl olamayan yetişkin kadınlardır. Bin dört yüz küsur yıl boyunca sahabeden itibaren bütün müfessirler ve fıkıhçılar bu ayeti böyle anlamamakla halt etmişler" diyerekten M. Esed, A. Bayındır, M. İslamoğlu gibi operasyonel evrenselcilik yapmaya çalışanlar, her ne kadar sizi mutlu etseler de, bütün bir tarihi belge ve tecrübe böyle bir yorumun moderniteye karşı bir rüşvet-i kelam olduğunu ve bunun maliyetinin de Kur an ı yeniden yazmakla eşdeğer olduğunu hiçbir tereddüde mahal vermeyecek bir kesinlikte gözler önüne seriyor. Tıpkı Cahiliyeden İslamiyete Kadın kitabındaki bilgilerin gözler önüne serdiği gibi. Kardeş, Kur an ın tarihsel olmayan mesajı nedir? sorusunu inşaallah başka bir vesileyle konuşup tartışırız.Ayrıca benim Kur an ın asli anlamını tespit hususunda olmazsa olmaz gördüğüm gelenek vurgusunu, Cübbeli Ahmed in "Yeter ki dini alanda kullanacağımız kaynağın dili Arapça, kapağı ciltli ve müellifi de Sünni olsun, içinde yazan her şey kabulümüzdür" anlayışını ifade eden gelenek fetişizmiyle lütfen birbirine karıştırmayın. Zira ömrüm bu anlamdaki gelenek ve gelenekçilikle mücadele etmekle geçti, Allah izin verirse bundan sonra da böyle devam edecek. Benim geleneğe yönelik vurgum, özellikle Kur an ın ilk ve nesnel anlamını tespitte başvurulacak temel kaynaklardaki tarihi bilgilerdir. Bu bilgiler Kur an ve tefsir alanında zorunlu, olmazsa olmazdır. Çünkü Kur an ın asli anlamının kodları kendi metninden ziyade tarihsel bağlamdadır.


Adı Soyadı Cengizhan ÖZDEMİRCAN 16/8/2013
Ömer Çelik kardeş, Doğuştan müfessirlik, merdiven altı tefsircilik konusunda öztürk hocamız iyi niyetli olarak ve herkesin yapmış olduğu işi,bu işin ilmi ahlakına riayet edilerek ve de bir usul ve yöntem dairesinde yapılmadığında işin şirazesinden çıkacağından, genel bir eleştiri yaptı ve bunu da yaparken asla kimsenin şahsiyetini hedef almadı. Öztürk hocam eğer eleştirmeye kalkarsa, ona cevap dahi veremezler, hocam insanların tefsir yaparken, öncelikle tefsirin ve tevilin ayırt edilmesini, tefsirin sağlıklı bir şekilde tespit edilmemesinden kaynaklanan fantazi ve uçuk tevillerin önünün alınmasını, bunun biz müslümanlara yarardan fazla zarar vereceğinden dolayı bir müslüman ve bir ilim adamı hassasiyetiyle en doğru olanı yaptı. Sayın islamoğlu bu eleştirileri analiz ederek, hatalı yerleri ve doğru tespit var ise bunları aynı üslup ile herhangi bir dergi veya gazete de yada, internet sitesinde yayınlayabilirdi. Ancak onun yerine kızı tamamen yazılan yazıdaki eleştirileri tek tek analiz etmek yerine, yıllarca harcanan emek, saçların ağarması gibi demagojik bir yazı yazdı. Öztürk hocamızın eleştirilerine tek tek cevap verilmiş bir yazı değil, ilim adamı eleştirileri tek tek delilleriyle çürütür ve bunu kendisini eleştirene gönderir. Tevazunun gereği, bu şekilde eleştirildim, acaba bu eleştirinin haklılık payı olabilirmi diye insan başını yastığa koyunca bunları düşünmeli, ben cevabi yazıda tevazu adına bir tek nokta göremedim. Beni asıl üzen bu, tevazu kelimeside sanırım semantik olarak anlam değiştirdi. Yada tevazu sahipleri bu kelimeyi yeniden anlamlandırsın.


Adı Soyadı ömer çelik 5/8/2013
Merdiven Altı Tefsircilik mi? (1) 24.07.2013 00:00 Hatice İslamoğlu Erdem Milat Bu topraklarda ehliyet, liyakat, bilgi, donanım gibi hiçbir özel ve genel vasfa sahip olmaksızın icra edilebilen birkaç harcıâlem iş ve meslekten birinin müfessirlik ve/veya tefsircilik olduğunu ifade ederek yazıya giren bir hocamız Kuran yorumculuğunun bir meslek haline geldiğini ve bunu ehliyet ve liyakatsiz kişilerin usulsüzce yaptığını vurgulamış. Hocamızın ifade ettiğine göre bu merdiven altı tefsirciliğin en mümeyyiz vasıflarından biri, Kur’an’ı yorumlama konusunda Müslüman olmanın yeterli şart olarak görülmesi, bunun sonucunda da herkesin Kuran’ı anlama ve yorumlama işine girişerek Luther’in Hristiyan Batı dünyasına İncil’i herkesin anlayabileceğini öğütlemesine benzer bir tahrifin söz konusu olacağı imiş. Hocamız; merdiven altı tefsirciliğinin hazin ve trajikomik örneklerini verirken daha düne kadar televizyon ekranlarında Kur’an yorumculuğu yapan bir zatın, “Gerekçeli” diye isimlendirdiği Kur’an mealinden örnekler vererek birilerini emek hırsızlığa ve merdiven altı gibi çirkin bir tarifle itham etmiştir. Daha net bir ifade ile pirincin taşlarına dürbünün büyüten tarafını uzatmış ve bunun üzerinden birilerinin emeğine saygısızlık yaparak toptan süpürücülük işine girişmiştir. Daha düne kadar ifadesi ile neyi/kimi küçültmeye çalışmıştır bunu bilmiyoruz fakat şu bir gerçektir ki; bahsi geçen müfessir ömrünün üçte ikisini bu işe vakfetmiş, saçlarını bu değirmende ağartmıştır. Vahiy her çağda muhataplarının hayatını adım adım inşa etmiştir. Çünkü vahyin amacı insan merkezli bir hayattır. Sözünü ettiği müfessirin emeği olan yapılan tefsir dersleri, esma dersleri ve bunun akabinde ortaya konan ürünler işte bu adım adım inşa olan hayatların ortaya koyduğu ürünlerdir. Hakikat adına ortaya konan bu emeğin canlı şahitlerinden birisi de evlatlarından biri olan şahsımdır. Ve bir evlattan ziyade bir talebesi olarak yapılan bu tarz ithamları emeğe saygısızlık olarak görüyorum. Hocamız bununla kalsa iyiydi fakat yazısının devamındaki şu ifadeler ile muhatap kitleyi de içine katan bir toptan süpürme ve hazımsızlık işine doğru ilerlemiştir;‘daha hazin olanı hemen her ayetle ilgili açıklama notunda, kimi zaman Arap dilindeki kural ve kaidelerle, kimi zaman Kur’an’da ki söz sanatlarıyla, kimi zaman da klasik tefsir kaynaklarındaki ifadelerin yanlış aktarılmasıyla ilgili çok ciddi hatalar yapan bu zatın sayısız insan nezdinde tartışılmaz tefsir otoritesi olarak görülmesidir. Bu durum, entelektüel merak sahibi olan ve az çok okuyup araştıran insanımızın dahi bilgi, görüş ve değerlendirme kapasitesinin hangi düzeyde olduğu hususunda önemli bir göstergedir.’ Bu insafsız yaklaşımların karşılığını bulması adına, bahsi geçen gerekçeli mealdeki usulden bahsedelim biraz. Mealde ortaya konan emek, müfessirin kendi tabiri ile hiçbir Kuran çevirisi, metni nihai anlamda tamamıyla kuşattığı iddiası taşıyamaz ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Bu iddia çeviriyi metnin yerine geçirmek olur. Böyle bir iddianın ikisi de birbirinden vahim olan iki sonucu doğurur. Birincisi yorumu mutlaklaştırmak, ikincisi metnin tükendiğini iddia etmek. Oysa ki, hiçbir yorum mutlaklaştırılamaz. Mutlaklaştırılan yorum metnin makamına göz dikmiş demektir. Bu ise Kuran’a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Kuran üzerine yapılmış ve yapılacak olan hiçbir çalışma için ‘bu son noktadır, bundan ötesi yazılamaz’ denilemez. Hocamız, müfessirin ifade ettiği mananın maksadını göz ardı ederek onu hakikati ve yorumu mutlaklaştırmakla itham etmiştir. Oysa ‘gerekçeli meal’e biraz daha göz gezdirse ve tefsir derslerinin en azından bir kaçını dinlese idi müfessirin böyle bir üstünlük iddiası gibi bir iddiaya girmediğine defalarca şahitlik edebilirdi. Fakat bunun yerine müfessirin arap diline olan vukufiyeti, tercümedeki hataları üzerinden vurduğu yetmezmiş gibi üzerine bir de okuyucu kitlenin algı dünyası için, hocaya bak talebesini al üzerinden bir aşağılamaya giderek, birilerini göklere çıkartırken diğerlerini açtığı çukurun içine bir solukta atıvermektedir. Tefsirin namusunu birilerinin elinden kurtarma yarışına giren hocalarımızın lafız, mana ve maksadı birbirinden kopararak hakikati parçalama teşebbüsleri, bizleri elinden kurtarılacak olanların kimler olduğu konusunda biraz daha düşündürmektedir. Kişilerin izzet ve itibarını değil hakikatin itibarını düstur edinerek erdemli bir tavır ortaya koymak, hocalarımızın yaptığı gibi uzaktan konuşmayı, küçümsemeyi, eleştiri ahlakı ile örtüşmeyen yıkıcı tavırları değil, yapıcı, niteleyici, öğretici ve öğüt verici olan ‘sözünü güzel söyle’ düsturu ile hareket etmektir. Fakat ne yazık ki son zamanlarda içinde bulunduğumuz durum, emeğin üzerine örterek malumat istifçiliği yapmaktır. Hocamız söz konusu olan yazısında birilerini el yordamı ile Kuran yorumculuğu yapmakla suçlayacağına kafasını kaldırıp ortaya konan emeğin meyvelerini görmeye çalışsa ve hakikati bir kişiye daha ulaştırma çabası içinde ömrünü Kuran’a hizmet yolunda geçirmiş hocalarımızı desteklese idi, bu yaptığından çok daha güzel bir tavır ortaya koymuş olurdu. Bu destek illa takdir etmek olarak algılamamalıdır. Sevmek bir gönül işidir. Sevmek zorunda değilsiniz fakat emeği görmek zorundasınız. Emeği zayi etmek, söylenenin içindeki bir parça hakikati de acımasızca çöpe atmak değil de nedir? hatice@islamoglu.net


Adı Soyadı Şah Mansur 3/8/2013
Çalışmalarınızdan dolayı Allah razı olsun ve eğer yanlış bir söz söylersem, hakkınızı helal edin, bilmediğime verin. Mustafa Hocam, sizin tüm makalelerinizi okudum. İmkan dahilinde Kur an Meali,-Cahiliyeden İslamiyet e Kadın, -Kur an ı kendi tarihinde okumak ve Kur an ın Mutezili Yorumu adlı kitaplarınızı okudum. Bu kitaplardan sonra aklımda kalan soru şu, ee çözümü ne? Eğer Kur an ı tarihselci bir bakış açısı ile okumak onu anlamaya yönelik daha iyi bir adımsa, hırsıza verilen cezadan tutunda, zinaya verilecek cezadaki hükümler bugün geçersiz mi? Malesef buna cevaplar havada kalmış, ya da benim tüm kitaplarınızı okumadığım için olabilir. Ancak Cahiliyeden İslamiyet e kadın adlı kitabınızda tüm ezberleri bozacak sözler söylüyorsunuz ancak bunun bugüne dair birşey söylemiyorsunuz. En azından çokça atıf yaptığınız Roger Garaudy, ve İslamın İkinci Mesajı kitabı yazarı Mahmud Muhammed Talha, bu konuda kesin hükümler söylüyor. Ancak son yazınızda özellikle Mustafa İslamoğlu nu eleştirmenizi anlamış değilim. M.İslamoğlu ne tanırım ne ederim, sadece birkaç kitabını okudum ve bunun çok büyük kalite içerdiğini düşünmüyorum. Ama en azından M.İslamoğlu mürtedin hükmü ölümdür demiyor yada diğer mezhepleri dışlamıyor. İslamiyeti yaşanır hale getiriyor. savaş atlarınızı hazırlayın ayetindeki ayeti bugün tevil ederek nükleer bomba hazırlayın şeklinde tefsire kızıyorsunuz ama bizzat tarihsel sürece indiğinizde Şüphesiz, “Ona/Kur an a ancak temizler dokunabilir" (Vakıa, 56/79) ayetinde abestli Kuran okuma pekala çıkabilir diyorsunuz. Kısacası sorunun ne olduğunu gösteriyorsunuz ama cevaba dair en ufak bir yazı göremiyoruz. Belki ilim olarak biz alt seviyede olduğumuz için olabilir ama size neden insanların Muhammed Esed gibi tefsircilere sarıldığını söyleyeyim, imanı korumak için. Bugün televizyonda Resulullah ın sidiğini sahabesi içti diye söyleyen hocaya hiçbir sözümüz yok ama en azından Şia dahil ümmeti bir görmeye çalışan bir hoca, yeni baskısında düzeltebileceği bir hatadan dolayı kendisini 200 yıllık hatanın ürünü görüyoruz. Şu tarikat hocalarına diyecek sözümü yok mu ? Asıl sorun bunlar değil mi? Youtube açın, Mürted in hükmü yazın. Mürtedin ölümü onun iyiliği içindir diyecek kadar akla ziyan sözler var. Adam zaten mürted olunca cehennemlik ise bunun nesi ona iyilik ? Abdülaziz gibi hocaların geleneği dışlaması eleştiriliyor, o zaman siz söyleyin Şafii ye göre kız çocuğu evlendirilirken ona isteyip istemediği sorulmuyor, bu geleceği dışlamayalımda napalım ? Youtube e düşen tüm konuşmalarınızı dinledim ve kendi kendime bugün bu ülkedeki tüm alimler tamda sizin istediğiniz şeklinde olsa nasıl olur düşünüyorum,ve sonucu kestiremiyorum. Kur an ı tamda sizin düşündüğünüz usulle düşünürsek varacağınız hüküm neresi ? Medine deki şeriatın tarihsel olması mı ? Peki o zaman Mekke deki mesajın tarhisel olamaycağını kim söyleyebilir. (Geçenlerde Divan programınıza çıkacağınız bildiğimde okumalarımı bırakıp programınızı heyecanla beklemiş biriyim, yanlış bir sözümü sadece ikilemde kalmamın sancısına verin, Allaha emanet olun Hocam)


Adı Soyadı Mustafa Öztürk 30/7/2013
Mustafa Bey,öncelikle çalışmalarımıza göserdiğiniz teveccühten dolayı çok teşekkür ederim. Bu çalışmaların Allah indinde de say-ı meşkur olsun isterim. Sevgili Kardeşim, Ömer beyle ilgili sorunuzla ilgili şunu söyleyebilirim: Ömer Özsoy, Türkiye de Fazlur Rahman ı anlamaya çalışan insanların en başında gelir. Bu bir. İkincisi Fazlur Rahman ı iyi anlamıştır. Bu iki. Ömer Hoca Kur an ve tarihsellik konusunda ilhamını Fazlur Rahman dan almıştır; fakat onun üzerine çok şeyler daha koymuştur. Dişkkat ederseniz, Ömer Hoca nın tarihselik konusunda yazdığı makalelerde, Pacacının makalelerinin aksine, doğrudan Fazlur Rahman a atıf pek yoktur. Bu da göstermektedir ki fikri alt yapı Fazlur Rahman ın olsa bile, en azından meselesinin daha spesifik biçimde ve aynı zamanda Türkiye gündemine taşınması kesinlikle Ömer Özsoy a attir. Gelelim, "aha bir zındık daha çıktı" ithamının muhatabı olma sıkıntısına. Kardeş, bu ne il ne de son sıkıntı. Tarih hep bu sıkınıtının dramatik ve trajik örnekleriyle dolu. Naçizane sana tavsiyem, özünü, niyetini sahih tutmak kaydıyla hak, hakikat bildiğini söylemeye, yazmaya devam edeceksin. Hani derler ye, balık bilmezse halik bilir, diye. Aynen öyle, gün gelir, söylediğimiz daha iyi anlaşılır. Anca biz o gün toprakta bir kuru kafar olarak yarar vaziyette oluruz. Varsın olsun. Yeter ki ardımızdan bir tek kişiden dahi olsa, "Allah razı olsun" duası duyulsun. Yetmez mi!


Adı Soyadı Mustafa İLHAN 30/7/2013
Sayın Mustafa Hocam, Uzun zamandan beri on iki ilahiyatçı arkadaş ile Kur’an-ı anlamaya yönelik yapmış olduğumuz meal-tefsir okuma çalışmalarımızı (Yüzeysel de olsa) bu sene bitirdik.Her arkadaşın elinde çeşitli meal-tefsirler vardı.Ben sizin mealinizden takip ediyordum.Bazı yerlerde tartışmalara yol açacak anlam ve yorumlarınıza yer veriyordum.Makalelerinizin ve kitaplarınızın kısm-ı azamisini okuyan ve internet ortamında bulunan konuşmalarınızın tamamını dinleyen ve takip eden birisiyim. Kuranı Kerimle, İslami düşünce ve yorumlarla ilgili ülkemizde ilmi-akademik çalışmaların çoğundan haberdarım. Ülkemizde ki ilahiyatçılar içerisinde gayret ve üretkenliliğinize, birikiminize hayranım.On dört asırlık kültürel mirasımıza ve son iki asır İslam dünyasına hakim olan yorumlara karşı duruşunuzu biliyorum.İslami düşüncenin dayandığı metinleri cesaretle eleştirel bir gözle yeniden değerlendiriyorsunuz.Bazen geleneğe bağlı,bazen modernist bazı yerlerde tarihselci, bazen de bunların hepsine karşı bir duruşunuz var.Ne geleneği kutsama ne de modernizme teslim olma…Mustafa İslamoğlu, Hüseyin Atay,N.F Kısakürek,Abduh,Meraği,Reşit Rıza,Seyid Kutub,Seyyid Ahmet Han,Cemalettin Afgani,Mustafa Sabri, Zahid el Kevseri ve daha pek çok arap entelektüelleri hakkındaki görüşlerinizi takip ediyorum. Merak ettiğim bir husus var. Kuran ve Tarihsellik konusunda Ömer Özsoy hakkında neler düşünmektesiniz.Ömer bey Fazlurrahman’ı da aşmış mıdır?Fazlurrahmana yapmış olduğunuz atıflar yüzünden nasıl suçlandığınız ortada.Mehmet Paçacı’nın Kuran ve Ben Ne kadar Tarihseliz makalesi ve Hikmet Zeyveli’nin yorumları ,İsmail Kara’nın “Modernizmin Putu”hakkında neler düşünmektesiniz. Şahsen ,Kuranı anlamaya yönelik iyi niyetle kim ne söylemiş ise okumak ve bilmek istiyorum.Fazlurrahmanın, Nasr Hamid Ebu Zeydin de samimi ve sancılı birer müslüman olduğuna inanıyorum.İçinde bulunduğum çevrede bu gibi alimlerin görüşlerine atıfta bulunduğum için “aha bir zındık daha çıktı” diye itham ediliyorum.Ezber bozucu ,sarsıcı, tedirgin edici yorum ve tespitlere hiçbir zaman kapalı olmadım.Bu yüzden de tek başına ve kimsesiz kalmak gibi garip bir sonuç ortaya çıkıyor.Egemen olan geleneksel ve muhafazakar kültürel İslami yaklaşımları aşamamaktayız. Sayın hocam bu işin çıkış yolu nedir?


Adı Soyadı ALPTEKİN TÜRKMEN 30/7/2013
Sayın Hocam , daha sonra okuyunca üslubunu benim bile iğneleyici bulduğum sorularıma cevap verme inceliğini gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum.Benim için şu cümle aydınlatıcı oldu. rivayete dayalı ilk anlam konusundaki ısrarım, Kur’an’ın hangi dil, kültür ve zihniyet dünyası içinden konuştuğunu tespit etmektir. Bu tespit, Kur’an’ın bugüne ne söyleyip ne söylemediğini belirlemede son derece önemlidir. Yine bu tespit Kur’an’daki beyanlardan neyin sabit, neyin değişken, neyin öz, neyin kabuk, neyin tarih-üstü neyin tarihsel olduğunu belirlemede de vazgeçilmez önemi haizdir. Çalışmalarınızda başarılar...


Adı Soyadı osman çakar 29/7/2013
çok sıkı ve gerekli bir yazı. dil akıcı ve değinilen konular dolu olunca, yazı keyifle okunuyor. 2 açıdan yazıyı çok gerekli gördüm: 1-hocamın "merdiven altı" diye betimlediği tefsircilik anlayışı almış başını gidiyor ve içerden ciddi bir eleştiri görmüyordu. 2- son paragrafta da dile getirildiği gibi, islamcı iktidarla birlikte savruk/gevşek din anlayışı hayat buldu ve bu duruma itiraz eden hemen ötekileştiriliyor. öyleki din anlayışı=hükümetin politikaları oldu ve bir müslümanın en mümeyyiz vasfı, iktidarı korumak olarak ödevlendirildi. halbuki müslüman güçlüden değil, zayıftan/mazlumdan yana olmalı. bence bu iki önemli mesajlara daha çok değinmeliyiz. tebrikler.


Adı Soyadı Cengizhan ÖZDEMİRCAN 29/7/2013
Öncelikle şunu belirteyim ki, Mustafa ÖZTÜRK hocamızın Meal Kültürümüz isimli kitabına bakılırsa hocam burada detaylı ve teferruatlı ve de müdellel bir şekilde Mevlana Muhammed Ali nin Kur an Mealinden hem sistematik, hem deyimsel yönü, hem kıssalar ve uhrevi hayatla ilgili ayetler olsun, hatta sayılamayacak kadar fazla ayeti Muhammed ESed in kaynak göstermeden, isim zikretmeden Mevlana Muhammed Ali nin Kur an meali isimli kitabından intihal(aşırma) yaptığını müsellem bir şekilde açıklamıştır. Buradan benim anladığım ve araştırdığmı kadarıyla Muhammed Esedden de bir çok konuda islamoğlunun intihal(aşırma) yaptığı bir çok kur an araştırmacısı tarafıdan aşirak olarak ortaya konmuştur. Komşunun bahçesinden geçerken, bir iki elma alırsınız ve komşu bir iki elmanı aldım dersiniz, ağaçtaki bütün elmaları alırsanız komşuya da diyecek yüzünüz kalmaz, isim belirtilmeden, atıfta bulunulmadan birisinin emeğini kendisinin gibi göstermek, ne imanla, ne ilimle, nede tevazu ile örtüşmez, Ayrıca islamoğlu Zıhar konusunu aynen şöyle evrenselleştiriyor ; ANAM AVRADIM OLSUN, bunu evrenselleştirmesi için AVRADIM ANAM OLSUN deyimini kullanması lazım, türkçede böyle bir deyim yok. ANAM AVRADIM OLSUN deyimi ülkemizde kullanılan bir sokak jargonudur. Hiçbir kimsenin eşine kızıp yaklaşmamak için ANAM AVRADIM OLSUN kelimesini kullandığını duymadım, kimseninde duyduğunu sanmıyorum. Ben hem, polis, hem muhasebeci, hem esnaf, hem de doktorluk yapamam, ben bunlardan sadece birisini yapabilirim. Mitolojik ve şaşalı anlatımlar okuyan araştıran bir millet olmadığımız için hep hoşumuza gitmiş ve takdirle karşıladığımız bir durumdur. Birisini eleştirilemez, sorgulanamaz, dokunulamaz yaparsanız, o sizin kutsalınız olmuştur. Resulullah(a.s) bedir esirleri konusunda, hudeybiyede, Abdullah bin ubey bin selul münafığının cenazesini kıldırması konusunda sahabe tarafından eleştirilmişse herkes eleştirilebilir. Tevazu sahibi olanlarda eleştirileri teker teker tahlil eder, şurası doğru, şurası yanlış, şurası biraz fazla sert olmuş gibi bir açıklama yapma gereği duyar. Mustafa ÖZTÜRK ün ne dediğini/ne demek istediğini anlayabilecek kapasiteye gelebilirsek ne mutlu bize. Selamlar.


Adı Soyadı Mustafa Öztürk 26/7/2013
Alptekin Bey, öncelikle aşağıdaki yorumunuzdan dolayı içten/gönülden teşekkür ederim. Sanırım, üzüm yemek deyiminde ifadesini bulan eleştiri böyle bir şey olsa gerek. Gelelim, itiraz imalı sorularınıza. Birinci soruda, “Sahabeden geldiği iddia edilen haberlerin gerçekten sahabeden mi geldiği önemli bir konudur. Şayet tefsircilik sahabeden gelen tüm haberleri bire bir aktarmaksa hadisçilikten ne farkı olacak ki. Kaldı ki hadisçiler bile bu konuda önemli bir çaba serdetmişlerdir. İlk tefsir kaynakları yazılıncaya kadar sahabe tabiin dönemini siyasi olaylar etkisi ile uydurulan hadisleri kritik yapmadan doğru kabul ettiğimizde ayetlere kir bulaştırmaz mıyız.” Diyorsunuz. Evet, çok haklısınız. Tefsir kaynaklarında sahabeye izafe edilen onca rivayetin gerçekten onlara ait olup olmadığı önemli, önemliden öte ciddi bir problem. Ancak bu konu benim yazıda anlatmaya çalıştığım husus açısından bir bahsi diğer. Benim ısrarla altını çizmeye çalıştığım konu Kur’an yorumunda temel bir prensiple ilgilidir ve o prensip de şudur: Kur’an ilk defa nereye ve kimlere hitaben inmişse, en doğru şekliyle o ilk hitap çevresinde ve nüzule şahitlik edenlerce anlaşılmıştır. Buna göre “Kur’an ne diyor” sorusuna cevap ararken, mutlak surette nüzul dönemine atf-ı nazar etmek ve o gün orada nasıl anlaşıldığını araştırmak zorundayız. Çünkü oradaki anlam, ilk, aslî ve tarihî anlamdır. Bu anlamı arayıp bulmak, takdir edersiniz ki nakille mümkündür. Naklin sıhhatini tespit ise, ayrı bir faaliyettir ve bu faaliyet de kusuruyla küsuruyla hadis tetkik yöntemiyle kotarılabilmektedir. Buradan çıkan sonuç, tefsir için tarih, siyer, hadis ve hadis usûlüne müracaat gerekmektedir. Bunların hepsine müracaat ettiğinizde, istediğiniz sonuca ulaşamayabilirsiniz; çünkü tefsir kitaplarına göz attığınızda mevcut rivayet malzemesinin ancak yüzde 2-3’ü Hz. Peygamber’e, yüzde 6-7’si sahabeye kadar ulaşmakta, kahir ekseriyetindeki senet tabiunda son bulmaktadır. Bu demektir ki Hz. Peygamber ve sahabe Kur’an’ı bilindik anlamda bir tefsir nesnesi olarak görmemişlerdir. Neden görsünler ki, ayetler zaten onların fiilen içinde bulundukları canlı bir diyalog zeminine nazil olmuştur. Bu mesele bir tarafa, rivayetlerde, bilhassa İbn Abbas rivayetlerinde sayısız uydurma mevcuttur. Bu yüzden âlimler İbn Abbas rivayetlerini senet açısından tek tek ele alıp önemli bir kısmının muteber ve mevsuk olmadığına dikkat çekmişlerdir. Bütün bu sorunlarına rağmen, eldeki rivayetleri içeren kaynaklar, Mukatil, Taberî gibi müfessirlere ait tefsirler, hicrî 2-3. yüzyıllara aittir. Bu demektir ki bu kaynaklardaki rivayet malzemesi Kur’an’ın en azından erken dönemlerde nasıl anlaşıldığına, dolayısıyla ilk yüzyıllardaki müslümanların Kur’an’ı nasıl anlayıp yorumladığına dair fluda olsa bir fotoğraf sunmakta, önemli bir tarihi vesika oluşturmaktadır. Bu vesika en azından Müslümanların bugün Kur’an’dan hareketle söyledikleri şeylerin, ilk asırlardaki Müslüman nesillerin söyledikleriyle ne kadar örtüştüğünü görmek yahut birçok ayetin kim ve ne hakkında konuştuğunu doğru tespit etmek açısından önemlidir. Öte yandan, Bakara 146. ayetteki ya’rifûnehû kema ya’riğfûne enbâehüm (onu öz oğullarını tanır gibi tanırlar) ifadesindeki zamirin Muhammed’e mi yoksa Mescid-i Haram’amı gittiği noktasında, eğer bütün sahabi ve tabi müfessirler veya en azından kahir ekseriyeti “Bu zamir Mescid-i Haram’a, dolayısıyla kıble meselesine racidir” demişse, artık rivayetten kuşku duymaya gerek aklamaz, ayrıca bu ayetin mevcut meallerdeki manasının da sonraki tarihlerdeki stratejik bir tevil ürünü olduğu ortaya çıkar. Öte yandan, tefsir asli hüviyetiyle hadis ve rivayet ilminden çok farklı değildir. Çünkü her ikisi de Hz. Peygamber, sahabe ve tabiunun sözlerini (merfu, mevkuf, maktu hadisler) tespit ve nakille ilgilidir. Evet, tefsir nakildir. İlim olarak da norm koyucu değil, fıkıh ve kelam gibi normatif ilimlerin tedarikçisidir. Fıkıh ve kelamda yapılan iş ise, tefsir ilminden tedarik ettiği bilgiler üzerine normatif teviller üretmektir. Ancak tevilin tahrif olmaması için, tefsir bilgisi önemlidir. Bu bilgi roper noktası işlevi görmektedir. Benim merdiven altı tefsirciliği dediğim şey, roper noktası bulunmayan tevilciliktir. Eğer geriye dönüp baktığınızda hangi istikametten geldiğinizi anlamanıza, yolununuz şaşırmamanıza yarayan bir roper noktası bulamazsanız, o zaman İsrailoğulları’nın kırk yıllık çöl macerasına benzer bir macerayı yaşamaya hazır olmalısınız. Yolu şaşırdığınızda ister istemez Kur’an’ın uzay bilimlerinden sibernetiğe kadar her şey hakkında konuştuğunu sanırsınız. Gelelim ikinci sorunuza, “İkincisi yanlış anladı isem düzeltin, sizin diğer kitap ve yazılarınızda peygamber kıssalarını hiç bir sahabe ve tabiinin anlamadığı biçimde anladığınızı tarihsel değil öğütsel olduğunu ifade ettiğinizi ve daha başka klasik ilk dönem tefsirlerinde yüzlerce sahabe kavli ile desteklenen Hz. İsa’nın nüzul edeceği gibi konularda bu klasik tefsirlerden farklı yorum yaptığınızı biliyorum. Bu durumda ben tefsirci değilim tevilciyim mi demek istiyorsunuz. Yoksa merdiven altı yeni yorumlarına sahabeden delil getiremiyor ben hem yeni yorum yaparım hem de sahabeden delil getiririm mi diyorsunuz. Bu soruya cevap sadedinde ilkin şunu söylemem gerekir: Sahabe ve tabiundan gelen yorumlar konusundaki ısrarım, Kur’an’ın anlamını tehdit etmek ve tüketmek değil, ona olmadık anlam yüklemelerinin önüne geçmek içindir. Bu bir! İkincisi, rivayete dayalı ilk anlam konusundaki ısrarım, Kur’an’ın hangi dil, kültür ve zihniyet dünyası içinden konuştuğunu tespit etmektir. Bu tespit, Kur’an’ın bugüne ne söyleyip ne söylemediğini belirlemede son derece önemlidir. Yine bu tespit Kur’an’daki beyanlardan neyin sabit, neyin değişken, neyin öz, neyin kabuk, neyin tarih-üstü neyin tarihsel olduğunu belirlemede de vazgeçilmez önemi haizdir. Bir örnek vermek gerekirse, Allah birçok ayette kendisini kral gibi tanıtmakta, ayrıca kendisinin semada/gökte olduğuna atıfta bulunmaktadır. Hz. Peygamber ve sahabeden gelen izahlara baktığımızda, nüzul vasatında Allah’ın somut bir varlık olarak algılandığı ve aynı zamanda gökte mekân tuttuğuna inanıldığı gerçeğiyle karşılaşılmaktadır. Hatta rivayet/haber/eser konusundaki hassasiyetleriyle tanınan Ehl-i hadisin öncü isimlerinden Ahmed b. Hanbel ve Ebu Said ed-Darımî gibi âlimler, selef rivayetlerine istinaden, “Kim Allah’ın gökte değil de her yerde hazır nazır olduğunu söylerse, kâfir olur. Bu yüzden tövbeye davet edilir, tövbe etmezse öldürülür ve Müslüman mezarlığına da defnedilmez” demişlerdir. Dikkat edin, bu âlimler Ehl-i sünnet itikadının kurucu babalarıdır (Ehl-i Sünnet-i Hassa). Peki, bugün Ehl-i sünnet içinde “Allah göktedir” diye inanan kimse var mıdır? En azından siz böyle mi inanıyorsunuz. İşte, rivayete dayalı tefsir bize şunu öğretmektedir: Allah kendisini dahi ilk hitap çevresindeki Arpaların anlayıp kavrayabileceği bir dil dizgesi içinde tanıtmıştır. O halde, burada önemli olan tanıtım şekli değil, tanıtılan varlığın kendisidir. Yani, buradaki sabit öz, tek gerçek mabud olarak Allah’a inanmak gerçeğidir. Değişken suret ise Allah’ın arş, kürsi vs sahibi olmasına ilişkin tasvirlerdir. Kıssalarla ilgili yorumlarım da bu minvalde değerlendirilmelidir. Ancak benim merdiven altı tefsircilik dediğim şey, Kur’an’ın tam da bugün nazil olmuş ve tam da modern zamanın insanının kavram dünyasından konuşurmuş gibi algılanıp yorumlanmaya çalışılmasıdır. Oysa Allah Kur’an’ın Arapça, ASrap diliyle nazil olduğunu anlatmaktadır. Bu Arabilik salt iletişim vasıtası anlamında dil Arabiliği değil, zihin, kültür ve kavram dünyasına ilişkin bir Arabiliktir. Bunun içindir ki cennet tasvir edilirken, çadırlardan, cehennem tasvirlerden edilirken şeytanların başlarına benzer tomurcuklu bitkilerden, keza ashab-ıu yemin, ashab-ı şimal denirken Araplardaki uğurluluk-uğursuzluk örfünden söz edilir. İşte bütün bunları anlamak ve ayetleri bugüne taşımak için, Kur’an’ın ilk defa nasıl anlaşıldığını ortaya koymak, yani ilkin tefsirini bilmek, sonra teviline girişmek gerekir.


Adı Soyadı Mustafa Öztürk 25/7/2013
Sevgili Hocam, seneler geçti değil mi, Samsun da tanışıp görüştüğümüz vaktin üzerinden. Ama sanırım dün veya önceki gündü maillerae bakarken, senin malini gördüm ve gerçekten çok mutlu oldum. Tez düzeltmekten kafam şiştiği için, o zaman cevap yazamadım, bugün yazayım dedim, baktım ki mailleri silerken senin mail de gitmiş. Hakikaten çok üzüldüm, derken burada yorumunu gördüm. Öncelikle tekarar bir mail göndermeni istirham ediyorum. Gelelim, İslamoğlu mealine, bu konudaki yorumuna tamamen katılıyorum. Ancak islamoğlu meali Esed den daha anlaşılır olmakla birlikte, daha gevşek görünüyor. Üstelik, sayısız bilgi hatası da içeriyor. Birkaç örnek vermek gerekirse, Fatiha suresindeki iyyake nabudü ve iyyake nestein ifadelrir arasındaki vav harfinin talil/gerekçelendirme vurgusu taşıdığı, tarih boyunca hiçbir Arap dili kitabında, hibir tefsirde yazılmış, çizilmiş, işitilmiş bir şey değildir. Dolayısıyla söz konusu ayetin, "Yalnız sana kulluk ettiğimiz için, yalnız senden yardım isteriz" şeklinde çevirisi kelimenin tam manasıyla icattır. Yine Bakara 8. ayetteki vema hüm bi-müminin ifadesinin "Onlar müminlerle beraber değildir" diye çevrilmesi de ne dil, ne tarih, ne tefsir, ne tevil açısından izah edilebilir gibi değildir. Eğer bu ifadeye böyle bir mana verirsek, o zaman ve-ma nahnu bi-mebusin ayetini de "Biz, ahirette diriltileceklerle birlikte değiliz" şeklinde meallendirmek gerekir. Ama gel gör ki İslamoğlu Enam 29. ayete ait bu ifadeyi, "Öldüten sonra diriltilecek değiliz" diye çevirmiş ve tabii ki doğru çevirmiştir. Ama Bakara 8. ayetteki ifade niye farklı çevrilmiş, o belli değil. İşte bunun gibi yüzlerce, binlerce maddi hata var mealde. Bir de Ankebut 45. ayete düşülen, "Namaz, dünya astarını ahiret atlasına günün beş vaktinde gök iğnesiyle dikmektir" ifadeisnde olduğu gibi, mealde neye atıfta bulunduğu bellli olmayan çok fiyakalı ifadeler yer almaktadır. Her neyse, değerli hoccam, bunlar benim şahsi kanaaatlerim. Demin söylediğim gibi, acilen mail bekliyorum. Selam ve muhabbetle.


Adı Soyadı aLPTEKİN tÜRKMEN 25/7/2013
Sayın Hocam, Katıldığım bir çok yer olmakla birlikte katılmadığım iki hususu açıklamanızı isterim. Birincisi sahabeden geldiği iddia edilen haberlerin gerçekten sahabeden mi geldiği önemli bir konudur. Şayet tefsircilik sahabeden gelen tüm haberleri bire bir aktarmak sa hadiscilikten ne farkı olacak ki. Kaldı ki hadisçiler bile bu konuda önemli bir çaba serdetmişlerdir. ilk tefsir kaynakları yazılıncaya kadar sahabe tabiin döneminini siyasi olaylar etkisi ile uydurulan hadisleri kritik yapmadan doğru kabul ettiğimizde ayetlere kir bulaştırmaz mıyız. İkincisi yanlış anladı isem düzeltin, sizin diğer kitap ve yazılarınızda peygamber kıssalarını hiç bir sahabe ve tabiinin anlamadığı biçimde anladığınızı tarihsel değil öğütsel olduğunu ifade ettiğinizi ve daha başka klasik ilk dönem tefsirlerinde yüzlerce sahabe kavli ile desteklenen Hz. İsa nın nüzul edeceği gibi konularda bu klasik tefsirlerden farklı yorum yaptığınızı biliyorum. Bu durumda ben tefsirci değilim tevilciyim mi demek istiyorsunuz. yoksa merdiven altı yeni yorumlarına sahabeden delil getiremiyor ben hem yeni yorum yaparım heh de sahabeden delil getiririm mi diyorsunuz. Bu sorularıma rağmen yazınızdan yararlandım. teşekkür ederim.


Adı Soyadı Ömer Faruk KARATAŞ 25/7/2013
Genel durumu tasvir eden ve başlığın içinin/altının İslamoğlu hocanın Gerekçeli Mealiyle örneklendirildiği için epey kıyamet koparanlar, nihayetinde onun da bir beşer olduğunu ve mezkur iddiaları doğrular mahiyette yorumlar yaptığını nedense görmezlikten geliyor. Mesele çizgi farkı da değil. Savunmalara bakıldığında da savunma psikolojisinden öte gitmeyen, sloganik, kuru sözler. Mesele Kur an ise neden kişici/taraf olunuyor, hani Kuran ölçüydü, hani yanlışlar onun ışığında tashih ve tamir edilmeliydi. Böyle mi yapılacak bu iş? Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kur’an Adlı Eserinde Rasyonel Yorum Erdoğan BAŞ(Usul dergisi) özeti: 1. Bedir de meleklerin indirilip müminlere fiilen savaşa iştirak ederek yardım etmesiyle ilgili meleklerin fiilen savaşmadığını, Kuranın hiçbir yerinde böyle bir şey olmadığını, sünnetullaha aykırı olduğunu söylediğini belirtse de bunun yanlışlığı; diğer ayetleri, eski ve yeni tefsirleri, hadisleri dikkate almadan, üstelik yararlandığı R. Rıza, M. Ali, M. Esed le birebir örtüşen anlamı takdir ettiği halde referans vermediği eleştirisini getiriyor. 2. Cinler hakkında da cin fikirli, tanınmaz insan ve/veya varlıklar gibi anlamlarda yorumlamış, kapalı ve çelişik ifadelerle bazen ne denildiği anlaşılmakta zorlanıldığı ve tahmin edileceği üzere koskoca İslam ilim geleneğinde cin varlığına dair zemini olmayan anlamlar yüklemiş vs. 3. Hz. İsa nın beşikte konuşmadığını ve klasik-modern müfessirlerce genelde hakiki anlamda anlaşılmışken M. Ali ve Esed den mülhem/muktebes olaraak yahudilerin onur meselesi yaparak sütoğlan muamelesi yaptıkları şeklinde mecaza hamlettiği, bunu yaparken kane fiiline kural dışı özellikler atfederek ve de farklı okuyuşları(manaları olacak) gibi tuhaf ifadeler kullandığı söyleniyor. Allahın kelimesi sıfatının bundan verilmiş olabileceği, beşikte konuşmak haricinde de birçok mucize verildiği ve pekala eski-modern müfessirlerin de dediği gibi bunun da imkan dahilinde olabileceği ve benzer ayette çelişik şeyler söylediği ve neticede tefsir ilmi açısından geçersizliği vurgulanıyor. 4. Cehennemin ebediliği hususunda. Lokman, 9 da cennetle ilgili ayette geçen halidine fiha ebeden ibaresinin notunda ilginçtir, burada cehennemliklerin değil cennetliklerin ebedi olacağı ve bunun da -bağlam göz ardı edilerek-Rahmetim gazabımı geçmiştir(7, 156) ile birlikte anlaşılması gerektiğini söylüyor. Cehennemle ilgili aynı ibarenin geçtiği yerlerde ya not düşmüyor ya da geçiştiriliyor, ya sadece kalıcıdırlar deyip diğerinde belirttiği ebeden/sürekli olarak kısmını atlıyor ve buradan bunun genel bir yargıyı ifade etmeye çalıştığı anlaşılıyor, deniliyor. aslında kendi görüşü de olmasına rağmen-ki durum açık-bu meselenin eskilerde de tartışıldığı söylenip topu onlara attığı. 5. İsra olayının maddiveya maddi-manevi değil manevi bir yolculuk olduğunu, ilgili birçok tartışma yapılmasına ve bol bilgi bulunmasına rağmen hiçbirine atıf yapılmadan Esra kelimesinin iştikakından hareketle-o da karıştırılmış şekilde-asla konuya mesnet teşkil etmeyecek biçimde yorumlamıştır, şeklinde eleştiriliyor. 6. Birçok ayetin dipnotunda, tefsir açısından sorunlu bir yaklaşım olan bilimselci örnekler, Kuranın anlattığı imiş gibi gösteriyor...


Adı Soyadı Nuri Tok 24/7/2013
Kıymetli hocam, 26.11.2010 tarihinde kitapyurdunda Hayat Kitabı Kur an Gerekçeli Meal’in yorum kısmına aşağıdaki görüşümü dercetmiştim. Ne dersiniz? Hürmetlerimle… “Sayın İslamoğlu nun mealini M.Esed in meali ile karşılaştırmalı olarak okumaktayım. İslamoğlu Esed in mealini daha açıklayıcı hale getirmiş diyebilirim. Bu haliyle meal, Esed in mealini anlamakta zorlananlar için tavsiye edilebilir iyi bir kitap olabilir.”


Adı Soyadı Mustafa Öztürk 21/7/2013
Kur an da geçen mübin (açık-apaçık) kelimesi tefsirin harcıalem bir iş olduğunu ifade etmez. Bilakis mübin kelimesi Allah ın insanlardan ne talep ettiği noktasında mesajının gayet açık ve anlaşılabilir olduğunu vurgular. Nüzul ortamı itibarı ile bakıldığında, bu mesajın odak noktası tevhide inanmak ve şirkten sakınmaktır. Tevhid inancı şemsiye bir kavram olup iman ve salih amel kapsamındaki bütün hususlar buna dahildir. Şirk ve küfür de aynı şekildedir. Yani müşriklik, kafirlik ve bütün türevleri tevhid karşıtlığına dahildir. Yoksa, mübin kelimesi Kur an ın peynir-ekmek yer gibi tefsir edilebilir bir kitap olduğunu göstermez. Kaldı ki Kur an, canlı bir diyalog ortamında nazil olmuştur. Ayetler nazil olurken, o ortamda bir takım olaylar vuku bulmuştur. Bunların hiç biri elimizdeki metinde yoktur. Dolayısı ile Kur an daki anlamın çok önemli bir kısmı, tarihin içinde saklıdır. Öte yandan birçok müfessir, sözgelimi Razi, Vahidi, Ebu Hayyan, Beyyine 1, Maide 105-106, Enfal 5 gibi bir çok ayetin tefsirinde bitip tükendiklerini açıkça dile getirmişlerdir. Madem ki Kur an mübindir, o zaman şu Harut-Marut kıssası ile ilgili ayetleri, mübin şekilde tefsir edebilen beri gelsin. Madem Kur an mübindir, huruf-u mukatta şu demektir diyen beri gelsin. Acaba, Kur an çok mübin olduğundan mıdır ki İslam mezhepler tarihinde birbiri ile taban tabana zıt iki farklı mezhep aynı ayetteki aynı edattan(ve Rabbüke yahlugu ma yeşaü ve yahtaru ma kane lehümülhıyaratü) kendi kelami anlayışına delil bulabilmiştir. Keza, tarih boyunca hiç bir mezhebin Kur an bize fazla malzeme vermiyor , gibi bir şikayette bulunmaması da acaba mübinliğin bereketinden midir?


Adı Soyadı Ahmet BAŞTAN 20/7/2013
Kur an tefsiri yapmak elbette zordur da, Kur an (kendisinin) "apaçık" olduğunu söyler. Bazı ayetlerde "anlaşılır", "açıklanmış" olduğu söylenmez mi? Madem apaçık herkes demeyelim ama her bu işle uğraşan Kur nı anlamaz mı? Yorumlayamaz mı?


Adı Soyadı Mustafa Öztürk 20/7/2013
Facebookta ismime açılan gruplarda bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar özellikle Mustafa İslamoğlu nun bazı yorumlarına gönderme yapan ifadelerimde çok rahatsız olmuşlar. Anlaşıldığı kadarıyla, Rahatsızlığın temel sebebi, "merdiven altı tefsircilik" nitelemememin İslamoğlu nu da içeriyor olmasıdır. Şunu belirtmeliyim ki burada önemli olan, söz konusu nitelemenin kime atıfta bulşunduğundan çok, neyi ifde ediyor olduğudur. Üzücü olan şu ki benim İslamoğlu hakkında hakarete varan ifadeler kullandığımı söyleyen arkadaşlar, her nedense söz konusu zatın tefsir adına ne çamlar devirdiğini göz ardı etmişlerdir. Bu tavır, "Benm sevdiğim ne yaparsa yapsın, benim sevdiğimdir. Hiç kimse benim sevdiğime gözünün üstünde kaşın var diyemez" şeklinde irrasyonel, romantik ve yanı zamanda platonik bir tavırdır. Sonunda marazi bir muhabbet ve bağlılığa varıp dayanacağı kuvvetle muhtemelen olan bu tavrın biizm ifadelerimizden müşteki olması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak benim için önemli olan falan kişi veya kişilerin izzet ve itibarı değil, tefsirin namusudur. Bu sebeple, el yordamıyla Kur an yorumculuğu yapan, hele de bilhassa Arap diliyle ilgilikoca koca yanlışları ballandıra ballandıra yepyeni ve muhteşem yorumlar gibi takdim edip anlatan bir kişi babamın oğlu, hatta babam bile olsa gene aynı üslupla eleştirmekten istinkaf etmem. Kimilerine göre benim bu eleştirilerim, "Mustafa Hoca, İslamoğlu nun mealini bırakın, benim meali okuyun demek istiyor, yani kendi rekalamını yapıyor" şeklinde yorumlamış ya da böyle yorumlamayı arzulaşmış. Bilenler ve beni vicahen görüp dinleyenler bilirler ki, bugüne kadar hiç kimseye "Mealimi okuyun" gibi bir tavsiyede bulunmadım; zira ben meal üzerinden prestij devşirmeye çalışmadım. Kaldı ki hiçbir zaman büyük adam ya da herkesin hocası olmak gibi bir hesap peşinde koşmadım. Aksine "Çevremde ne kadar az insan, o kadar çok hürriyet ve huzur" prensibiyle yaşadım. Yaşarken de kendi çapımda adam olma ve yaptığım işi adabı, erkanı ve usulu dairesinde yapmayı amaçladım.Her ne nereye geldimde, bir Allah ın kulunun sıtına,omuzuna basarak ya da herhangi birinden destek alarak gelmedim, bilakis, doçanetlik sınavında, "Hiz. İbrahim in ismi Kur an da kaç kez geçiyor" gibi akla seza sorulara muhatap olmak gibi bariyerleri aşarak ve tırnağımla kazıyarak geldim. Hani, kurda sormuşlar, "Boynun neden kalın diye; o da cevaplamış, "Kendi işimi kendim yapıyorum da ondan" diye. Arkadaşlar, eleştirilerimdeki kanırtıcılığı benim boynumun kalınlığına, hiç kimseye eyvallahsızlığıma versinler. Reklamdan ve reklamcılıktan dem vuran arkadaşlar,mealimin hangi yayınevinden yayımlandığına lütfen dikkat etsinler; benim yaptığım iş, reklam ve reklamcılık stratejisi açısından intihar değil midir? Esefle belirtmeliyim ki bu tür şeyleri yazmaktan utanç duyuyorum, ama gelin görün ki insanların olmadık ithamları buna mecbur kılıyor. Son sözüm şu ki, ben vaiz, kanaat önderi, irşatçı vs değilim. Ben Kur an ve tefsir sahasında araştırma yapan ve bu işi bin küsur yıllık bir ilmi birikimin adab ve erkanı dairesinde yapmaya çalışan biriyim. Bu yüzden, aklına esen her şeyi "Kur an a izafe edip "Allah böyle söylüyor" diyen herkesle mücadele etmeyi en temel vazife bilirim. Bunu yaparken, "kim darılır, gücenir" diye hiç aldırış etmem. Keza, "Beni seven, takip eden, yazdıklarımı okuyanlar azalır mı?" diye bir hesap da gütmem. Ben aklımın erdiği ve bilgimin kafi geldiği nispette doğru olanı yazarım. Kuşkusuz, hata ve yanlış da yaparım. Hata yaptım demeyi de fazilet sayarım. Okuyucularımın gözünde, "Vay be, üstat da hata yaparmış" düşüncesi oluşur kaygısıyla, kimilerinin yaptığı gibi kendimi hatadan münezzeh saymam. Üstelik, mealimin ikinci baskısının önsözünde görüleceğei gibi, kimden ne öğrendimse yahut her kim bana bir hatamı fark ettirdiyse, hepsini tek tek zikretmeyi de şeref bilirim. Buna mukabil, "Kur an da Uhrevi Azap Figürleri" makalemde "Zebani" kavramıyla ilgili ifadelerimi, hemen hemen her kelimesi ve referans gösterdiğim kaynakların aynı künyesiyle Alak surenin ilgili ayetine "Gerekçeli" not olarak kaydedip hiç kaynak göstermeyenler gibi yapmayı ise en iyimser ifadeyle emek hırsızlığı olarak nitelendiririm.


Adı Soyadı zafer 20/7/2013
Oldukça istifade ettiğim bir yazı, hocamıza teşekkürler... Okuduktan sonra her düşünen insanda olacağı gibi birçok soru ve fikir belirdi zihnimde! Birkaçı şu: 1_ Bu güzel makalede ifadeye konulduğu gibi, günümüzde yaşanan karmaşa ve ucuzculuk bir yana; İslamın ilk devirlerinde Kur anın açıklanması ve anlaşılmasında hiç sorun yok muydu? Her âyet ilk devirde tevile veya tefsire mahal bırakmayacak kadar açık mıydı o devrin insanları için? 2_ Asr-ı Saadetten hemen sonra, uydurmacılık ve Arap milliyetçiliği ile İslamın büyük darbeler yediğini tarihten biliyoruz hatta daha o zaman bu dinin Bizans hıristiyanlığından, müslümanlarla içiçe girmiş yahudi gelenek ve itikatlarından, Mecusi kültürü ve itikatlarından önemli oranda etkilendiğini de... Şu halde, Kur anın özünü anlamada/ortaya çıkarmada onu saran bu kesif ve kalın katmanların öncelikle kaldırılması kanaatindeyim. 3_ Birtakım İlahiyatçılarımızın da işaret ettikleri gibi, Kur an mesajının daha vazıh anlaşılmasında hermenötiğin, O devir Arapçasının etkilendiği diğer dillerin de etimolojilerinin dikkate alınması gerektiğine inanıyorum. Tabii, bunun içerisine Arap kültürünün özellikle Asr-ı Saadet ve öncesi arap kültürünün de iyi tetkik edilmesi yerinde olur kanaatindeyim.


Adı Soyadı Cengizhan ÖZDEMİRCAN 19/7/2013
Kıymeti zaman geçtikçe daha iyi anlaşılacak, Kur an konusunda Mustafa hoca konuşurken susup dinlemeli herkes, Giresunlular gurur duysun hocamızla, Mustafa hocamızın çizgisini ve Kur an anlayışını kavrayabilir isek bu bizim için büyük bir mutluluk olur. Bence son yüzyılın en büyük müfessiridir kendisi


Adı Soyadı Banu ALİUSTAOĞLU 17/7/2013
Bir çok kere sizi dinleme fırsatına erişmiş şanslı bir kişi olarak diyorumki,önemli olan gelenek değil,gerçeklerdir..zihnini yanlış şeylerle doldurmuş,yeniliğe kapalı,hiç sorgulamadan, körükörüne, klasik din anlayışını hareket mekanizması yapmış,sapıklığı kolayca yakıştırmış,ama kendisine gelince bunu gizliden yaşamış,umuma açık yerlerdede ilmi bir sermayesi olmadan ahkam kesmeye kalkmış, ayarı oldukça düşük yada yüzlerce külliyatı devretmiş,bilgisini tescillemiş bir duayen karşısında kendini eş değer görmüş hatta dahada ileri gidip ders vermeye kalkmış bir topluluğu ve bu bakış açısını kınıyorum..kartallar yüksek uçar hocam..sizinle beraber olmak bizim gibi 3 yada 5 kitap okumuş kişiler için onur olur sadece.ALLAH yar ve yardımcınız, yolunuz açık olsun


YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI

Son Yılların Türkiye Müslümanlığı ve Muhafazakârlaşma Olgusu Üzerine
İnsan-Tanrı İlişkisinde Sivilliğin İmkânı
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (I)
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (II)
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (III)
Vicdan, Vicdanlılık ve Vicdansızlık Üzerine
Türkiye’de Dindarlık Tipolojileri
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (IV)
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (V)
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (VI)
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı(VII)
KUR’AN’DAKİ CENNET TASVİRLERİNİN YEREL ve TARİHSEL BAĞLAMI
Kur’an’da Cehennem ve Azap Tasvirlerinin Yerel ve Tarihsel Bağlamı
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı(VIII)
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (IX)
Çağdaş İslam Düşüncesinin Serencamı (X)
Kur’an Bağlamında “Cahiliye” Kavramını Yeniden Düşünmek
İnsan Doğuştan Onurlu ve Şerefli Bir Varlık mıdır?
Taksim Gezi Parkı Olaylarının Aktörleri: Baronlar, Taşeronlar, Zevzekler ve Erketeciler
Doğuştan Müfessirlik ve Merdiven Altı Tefsircilik
Sisi darbesi ve el-Ezher’in sicil karnesi
YENİ İLAHİYAT ya da “İKİNCİ 28 ŞUBAT”
Cemaat Cemaat midir Yoksa Başka Birşey midir?
Paralel Devlet ve “Cemaat”in Kodları
Cemaat, Haşhaş, Din ve Afyon
Ekranda Te’vilin Belini Kırmak ve Sil Baştan Yepyeni Bir Kur’an Yazmak
Gülen Cemaati ve Melez Teoloji: Mehdîlik, Takiyye, Müdârâcılık
Cemaat İlmihâli
Cemaati Tenkit Yazılarıma Yönelik Tenkitlerin Tenkidi
Gülen’in Dünyevi Ajandası Kabarık
Ahlakî Tefessüh: Cemaat ve Tecessüs
AK Parti’ye Gönül Vermiş Giresunlulardan İstek ve İstirhamım!
Kur an, Tarihsellik ve Tarihselci Perspektif
İlahiyat Akademyasının Halleri
Zopzollu-Haccak Giresun’um
Seksenler Giresun III: Gazi Caddesi ve Cadde Ehli
Giresun Şivesine ve Lügatçesine Özgü Birkaç Kelimenin Anlam ve Kullanımına Dair
Beddua Seansları Bitti, Kerbela Mersiyesi Verelim: “Medet Ya Mazlum Hüseyin!”
VAİZ ŞENOCAK VAKASI
Din Referanslı Radikalleşmenin Kaynakları ve Motivasyonları
Benim Mezgitlerim
HERKESİ KÖR ÂLEMİ SERSEM SANMAK (DÜNYANIN MERKEZİNİ GİRESUN’DAN İBARET SANANLARA İTHAF)
Gülen ve Cemaati Namına Kur’an İstismarı
Hayatın Perifesirinde Durmak ve Kenarda Yaşamaya Çalışmak
Ramazan’a Mukaddime: Türkiye’de Dinî Hayatın Manzara-i Umûmiyesi
Paralel Akademisyenlik ve 17 Aralık Menşeli Tedbir/Takiyye Stratejisi
İSLAMCILIK ÖLDÜ MÜ KALDI MI?
Mümtazer Türköne’ye İki Kısa Reddiye
GÜNAY HOCAM(IZI)N ARDINDAN
“Uluslararasıİslam Üniversitesi” ya da “Ümmet Nasıl Kurtulur?” Projesi
Seksenler Giresun (I) Şamdiyelle (Şambrel) Sargan Sürütmek
Mustafa Özcan Adlı Gazetecinin “Âlim mi Teolog mu?” Başlıklı Pespaye Yazısı Üzerine
Seksenler Giresun II Ek Saha, Amatör Küme ve Tükürüklü Köfte
Kur’an ve Tarihsellik Hakkında Belirtmem Gereken Birkaç Husus
Goethe’nin dirilmesi bize iyi bir Kur’an meali bahşeder mi?
Peygamber Algılarımızda Sahihlik ve Sahicilik Sorunu
Senede bir Aylık “Giresun”uma Gelme Vakti Yaklaşmışken…
Şükür! Ramazan Medyasından Kurtuluşa Birkaç Gün Kaldı…
Giresun ve Giresunlu Dostlarla İlgili İntibalarım
İslam ve Ehl-i Sünnet Merakını Giderme Sevdasına İlahiyatı Oyuncak Etmek
Ah Benim Panzerlerim, Schweinsteigerlerim…
Kendi Milletine Silah Sıkan Alçaklar İdamla Yargılanmalı ve Asılmalıdır!

YAZARLAR
İshak BIÇAKCI
 YENİ NESİL DİN DİLİ
Mustafa ÖZTÜRK
 Kendi Milletine Silah Sıkan Alçaklar İdamla Yargılanmalı ve Asılmalıdır!
Mustafa KÜÇÜK
 UZUN ADAMI ACIMASIZCA ELEŞTİRMEK
Bünyamin ÇETİNKAYA
 GENEL BAŞKAN OLSAYDIM!
Nazım KURUCA
 BİR BAŞARININ ÖYKÜSÜ: BİLECİK ŞEYH EDEBALİ ÜNİVERSİTESİ
Yakup ALTIYAPRAK
 GÜNAY ÇAKIROĞLU
Sefer ÖZKAYA
 CEP TELEFONUN ZARARLARI
Feyza ALİUSTAOĞLU
 YEŞİLGİRESUN BELEDİYE SPOR-FİNAL GENÇLİK MAÇI: MAZERETİ OLMAYAN YENİLGİ
Şenol SANCAK
 Kan Çiçekleri
Mehmet FATSA
 Görele nin Kimliğini Temsil Eden Tarihi Eser:Hasan Ağa Cami
Bünyamin ÇETİNKAYA
 BİLEMİYORUM…
Suat HAKTANADAM
 GİRESUN KALESİ ATAPARK’A YUKARIDAN BAKIYOR
Mustafa ÖZDEMİR
 AĞAÇ YAŞ İKEN EĞİLİR
Mustafa TÜRKMEN
 BİYOTEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ KURULUYOR!
Kazım Özer KESKİN
 Başka çaremiz yok…
12
 
Haberci 28
E-mail:
bilgi@haberci28.com  web: www.haberci28.com